İlkeriş Yayınları
Sadece Kitap



... İki, Üç, Daha Fazla Vietnam

... İki, Üç, Daha Fazla Vietnam
Che Guevara

“Carta de despedida a Fidel Castro” (1965),
“Guerra de Guerrillas: Un Método” (Cuba Socialista, N° 25, Eylül 1963),
“Segunda Declaración de La Habana” (1962), ”Mensaje a los pueblos del mundo a través de la Tricontinental” (Tricontinental, Nisan 1967), “Declaración General de la Primera Conferencia Latinoamericana de Solidaridad”, (Teoría y Práctica, Havana, Ağustos 1967).
Belgesel Kitaplar-4
Birinci baskı, Mart 2010, Ankara
ISBN 978-605-4087-082
116 Sayfa, 10,5x19,5
5 TL.

... İki, Üç, Daha Fazla Vietnam


ÜÇ KITA KONFERANSI’NA
(TRICONTINENTAL) MESAJ


     

“Şimdi akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görülecektir.”
José Marti1


      Son dünya savaşının bitimimden bugüne yirmi bir yıl geçti; her dilden pek çok yayın, Japon yenilgisiyle simgelenen bu olayı kutluyor. Farklı kamplara bölünmüş dünya üzerinde görüntüsel bir iyimserlik havası hüküm sürüyor.
      Dünya savaşı olmaksızın geçen yirmi bir yıl, aşırı cepheleşmeler, şiddetli çatışmalar ve ani değişimlerle geçen bu yıllar çok önemli gibi görünüyor. Ama uğruna savaşmaya hepimizin hazır olduğu bu barışın pratik sonuçlarını (insanlığın büyük bir bölümünün gittikçe artan yoksulluğu, aşağılanması ve sömürüsü) tahlil etmeden önce, bu barışın gerçek bir barış olup olmadığını sormak daha doğru olacaktır.
      Bu notların amacı, Japonya’nın teslim olmasından bugüne kadar meydana gelen çeşitli yerel çatışmaları ayrıntılı olarak sergilemek değildir; bu görüntüsel barış yıllarında giderek artan sayısız iç savaşların bilançosunu çıkartmak niyetinde de değiliz. Bu aşırı iyimserliğe karşı Kore ve Vietnam savaşlarını örnek vermek yeterli olacaktır.
      Vahşi savaş yıllarından sonra Kore Savaşı’nda ülkenin kuzey bölümü bombalarla delik deşik oldu, fabrikasız, okulsuz ve hastanesiz; on milyonluk nüfusu her türlü barınaktan yoksun olarak, çağdaş savaşın ortaya çıkardığı en korkunç yıkımla yüzyüze geldi.
      Birleşmiş Milletler’in değersiz bayrağı ve ABD’nin askeri yönetimi altında bir düzine ülke, ABD askerlerinin büyük ölçüde katılımıyla bu savaşa girdiler ve topların hedefi olarak Güney Koreliler kullanıldı.
      Diğer taraftan, Kore ordusu ve halkı ile Çin Halk Cumhuriyeti gönüllüleri, Sovyet askeri aygıtının ikmal ve desteğiyle donatılmıştı. ABD, termonükleer silahlar dışında, sınırlı ölçüde biyolojik ve kimyasal silahlar da dahil, her türlü imha silahlarını denedi.
      Vietnam’da yurtsever güçler, üç emperyalist güce karşı kesintisiz bir savaş sürdürdü: Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombasıyla yerle bir olmanın acısını çeken Japonya’ya karşı; yenilen Japonya’dan kendi Çinhindi’deki kolonilerini geri alan ve zor zamanlarında verdiği sözleri tutmayan Fransa’ya karşı ve mücadelenin bu son aşamasında ABD’ye karşı.
      Her kıtada sınırlı çatışmalar vardı; Amerika’da ise, Küba Devrimi’nin bu bölgenin önemine dikkati çeken alarm işaretine kadar, uzun süre sadece oluşum halindeki kurtuluş mücadeleleri ve askeri darbeler vardı. Küba Devrimi emperyalistlerin tüm gazabını üzerine çekti ve sonuçta, Küba, önce Domuzlar Körfezi’nde2 ve sonra Ekim Krizi’nde3 kendi kıyılarını savunmak zorunda kaldı. Bu ikinci olayda, Küba sorunu yüzünden ABD ile Sovyetler arasında bir çatışma çıksaydı, sonuçları tahmin edilemeyecek bir savaşa yol açabilirdi.
      Ama bugün tüm çelişkilerin odak noktası, Çinhindi yarımadasında ve sınır bölgelerinde bulunuyor. Laos ve Vietnam, ABD emperyalizminin tüm gücüyle içinde yer aldığı bir iç savaşla sarsılıyor. Öyle ki, tüm bölge, patlamaya hazır bir fünye gibi.
      Vietnam’daki çatışma çok keskin bir özellik kazandı. Amacımız, bu savaşın tarihçesini vermek değildir. Biz, sadece bu örneği anımsatmak ve bazı kilometre taşlarını işaret etmekle yetineceğiz.
      1954’de Dien Bien Phu4 imha savaşı yenilgisinden sonra, Cenevre’de imzalanan anlaşmayla ülke iki ayrı bölgeye bölündü; Vietnam’da hükümeti kimin kuracağı ve ülkenin nasıl birleştirileceği konularında karar vermek için 18 ay sonra seçim yapılmasında anlaşmaya varıldı. ABD bu belgeyi imzalamadı ve kendi imparatorluğunu kurmak için, Fransız kuklası Bao Dai’nin yerine kendi amaçlarına daha uygun birisini geçirmek için manevralara başladı. Bu kişi de, herkesin çok iyi bildiği gibi, emperyalizm tarafından suyu sıkılmış limon gibi trajik bir sonu olan Ngo Diem’di5.
      Anlaşmanın imzalanmasından sonraki aylarda halk güçleri kampında büyük bir iyimserlik egemen oldu. Anti-Fransız direniş karşısındaki son dayanak noktası Güney’de parçalanmıştı ve Cenevre anlaşmasının tümüyle uygulanmasını bekliyorlardı. Ama yurtseverler, ABD’nin tüm seçim hilelerini kullansa bile, seçimlerden kendi istediği sonucu almasının pratikte olanaksız olduğunu hissettiğinden seçimlere izin vermeyeceğini kısa sürede anladılar. Güney’de savaş yeniden başladı ve giderek her tarafa yayılan bir yoğunluk kazandı. Bugün ABD ordusu, tüm savaş gücünü yitiren ve sayıca azalan kukla güçlerin yerine yarım milyonu aşan kendi istilacı gücünü sürekli artırıyor.
      ABD, iki yıldır Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ni sistematik bir biçimde bombalıyor; diğer taraftan Güney’in savaşkanlığını alt etmeye ve konferans masasına güçlü bir konumda oturmaya çalışmaktadır. Başlangıçta bombardıman belli ölçülerde sınırlandırılmıştı ve Kuzey’den geleceği varsayılan provokasyonlara karşı önlem olarak sunuluyordu. Daha sonra bombardımanlar yoğunlaştırıldı ve düzenli hale getirildi. Onlar, ülkenin Kuzey’indeki uygarlığın tüm izlerini yok etmek amacıyla hava kuvvetleriyle büyük bir saldırı başlattılar. Bu, ünlü “tırmanma” politikasının son perdesidir.
      Yankee’lerin uzun dönemli maddi özlemleri, Vietnam uçaksavar birliklerinin bitip tükenmez savunmalarını, düşürdükleri sayısız uçağı (aşağı yukarı 1.700) ve sosyalist ülkelerin savaş yardımlarını saymazsak, büyük ölçüde gerçekleşmiş buluyor.
      Acı bir gerçek var: Vietnam –tüm dünyanın unutulmuş halklarının umudunu, özlemini temsil eden bir ulus– trajik biçimde yalnızdır. Bu ulus, pratik olarak Güney’de karşılık verme olanağına sahip olmaksızın, sadece Kuzey’de savunma yaparak ABD teknolojisinin kudurmuş saldırılarına katlanmaz zorunda – ama her zaman yalnız.
      Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla dayanışması, Roma arenalarındaki gladyatörleri alkışlayan pleblerin acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırganlığın kurbanına başarı dilemek değil, onun yazgısını paylaşmaktır; zaferde ya da ölümde onunla birlikte olmaktır.
      Vietnam halkının yalnızlığını tahlil ederken, insanlığın bu mantık dışı anında kederle zangır zangır titriyoruz.
      ABD emperyalizmi saldırganlıktan suçludur; onun cinayetleri akılalmazdır ve tüm dünyaya yayılmıştır. Baylar, bunu hepimiz biliyoruz! Ama dünya çapında bir savaş tehlikesini içeren –ama emperyalizmi de karar vermeye zorlayan– Vietnam’ı sosyalist dünyanın yenilmez bir parçası durumuna getirmek için hüküm anı geldiğinde duraksayanlar da suçludur. Ve sosyalist kampın iki büyük gücünün temsilcileri tarafından bir süredir başlatılmış olan birbirini kötüleme ve tuzağa düşürme savaşını sürdürenler de suçludur.
      Onurlu bir yanıt bulmak için kendimize şunu sormalıyız: Vietnam yalıtılmış mıdır, yalıtılmamış mıdır? Bu çekişen iki güç arasındaki tehlikeli denge korunmalı mıdır?
      Ve bu halk, ne büyük bir halktır! Bu ne cesarettir! Bu ne dayanıklılıktır! Ve bu mücadele dünya için ne çok dersler içermektedir!
      Başkan Johnson’un patlayıcı bir güç olarak her gün büyüyen keskin sınıf çelişkilerini törpülemek için kendi halkının gereksinme duyduğu bazı reformları ciddi olarak düşünüp düşünmediğini daha uzun bir süre bilemeyeceğiz. Ama gerçek şu ki, “Büyük Toplum” ünvanı Vietnam kanalizasyonlarında boğulmuştur.
      En büyük emperyalist güç, yoksul ve azgelişmiş bir ülkenin kendi bağırsaklarında yarattığı kanamayı hissediyor; onun efsanevi ekonomisi savaşın yükünü hissediyor. Artık cinayetler, kendi tekelleri için en uygun bir iş olmaktan çıkıyor.
      Vietnam’ın bu olağanüstü askerlerinin sahip oldukları ve hiç bir zaman yeterli sayıda olmayan savunma silahları, ülke ve toplum sevgisine, eşsiz cesaretlerine dayanmaktadır. Ama Vietnam’da batağa saplanmış olan emperyalizm bir çıkış yolu bulamıyor ve kendisini bu tehlikeli durumdan kurtaracak birilerini arıyor. Ayrıca Kuzey’in ortaya koyduğu “Dört Nokta” ve Güney’in “Beş Nokta”sı, bugün emperyalizmi çatışmayı daha fazla sürdürmeye zorlayarak köşeye sıkıştırmış durumda.
      Her şey gösteriyor ki, barış, yalnızca dünya çapında savaş çıkmadığı için adı barış olan bu istikrarsız barış, ABD’nin kabul edilemez ve değiştirilemez adımlarıyla yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya.
      Biz, dünyanın sömürülen halkları, burada ne rol oynayacağız? Üç kıtanın halkları dikkatlerini Vietnam’a odaklıyorlar ve onun verdiği dersleri öğreniyorlar. İnsanlığın, emperyalistlerin savaş tehdidi şantajına karşı verdiği yanıt, savaştan korkmamaktır. Halkın genel taktiği, çatışmaların olduğu her cephede, sürekli ve kararlı bir biçimde düşmana saldırmak olmalıdır.
      Bu zayıf barışın ırzına geçildiği yerlerde bizim görevimiz nedir?
      Ne pahasına olursa olsun kurtuluşumuzu kendi kendimize sağlamaktır.
      Dünyanın genel görünümü çok karmaşıktır. Kurtuluş mücadelesi, kapitalizmin çelişkilerinin yeterince geliştiği, ama emperyalizmi izlemeyen ya da emperyalist yola girmemiş olan görece zayıf eski Avrupa’nın bazı ülkelerinde henüz başlamamıştır. Onların çelişkileri yakın bir gelecekte patlama aşamasına ulaşacaktır – ama onların sorunları ve bunun sonucu olarak onların çözümleri, bağımlı ve ekonomik olarak azgelişmiş ülkelerin sorunlarından ve çözümlerinden farklıdır.
      Emperyalist sömürünün temel alanı azgelişmiş üç kıtadır: Amerika, Asya ve Afrika. Her ülke kendi ayırıcı özelliklerine sahiptir, ama bir bütün olarak her kıta belli bir bütünlük gösterir.
      Bizim Amerika, az ya da çok homojen ülkeler topluluğu oluşturur, ve hemen hemen bütün bölgede ABD tekelci sermayesi mutlak bir egemenliğe sahiptir. Kukla hükümetler ya da en iyi durumda zayıf ve korkak yerel yöneticiler, Yankee efendilerinin emirlerine karşı çıkma yeteneğine sahip değillerdir. ABD, politik ve ekonomik egemenliğinin zirvesine ulaşmıştır; daha fazla ilerleyebilmesi zordur; mevcut durumdaki herhangi bir değişiklik onun egemenliğini geriletebilir. Onun politikası mevcut durumu korumaktır. Bugünkü eylem çizgisi, hangi tipte olursa olsun her türlü kurtuluş hareketini engellemek için vahşi bir güç kullanmakla sınırlandırılmıştır.
      “Başka bir Küba’ya izin vermeyeceğiz” sloganı, Dominik Cumhuriyeti’ne karşı ya da daha önce Panama katliamında olduğu gibi, misilleme korkusu olmaksızın saldırganlık olasılığını gizler ve Amerika’da, Yankee birliklerinin mevcut düzende kendi çıkarlarını tehlikeye düşürebilecek bir değişikliğin olabileceği her hangi bir yere müdahale etmeye hazır olduklarına ilişkin açık bir uyarıdır. Bu politika hiç bir ceza görmeksizin sürdürülür. OAS6, popülerliğini yitirmiş de olsa bu politika için uygun bir maskedir; Birleşmiş Milletler’in yetersizliği, gülünç olduğu kadar trajiktir; bütün Amerika ülkelerinin orduları, kendi halklarını ezmek için hazır beklemektedir. Suç ve ihanet enternasyonali fiilen örgütlenmiştir. Diğer taraftan yerli burjuvaziler, emperyalizme karşı çıkma yeteneğini –eğer buna sahiptiyseler– tümüyle yitirmişler ve emperyalizmin oynayacağı son kart haline gelmişlerdir. Başka bir alternatif yoktur: Ya sosyalist devrim ya da devrim karikatürü.
      Asya, ayrı özelliklere sahip bir kıtadır. Bir dizi Avrupalı kolonici güçlere karşı yürütülen kurtuluş mücadelesi az ya da çok ilerici hükümetlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Daha sonraki gelişmeler, bazı durumlarda ulusal kurtuluşun asıl hedeflerini netleştirirken, bazı durumlarda emperyalizm yanlısı bir konuma geri dönülmesini getirmiştir.
      Ekonomik bakış açısından, ABD, Asya’da çok az kaybetmiş, ama daha çok kazanmıştır. Buradaki değişiklikler onun çıkarlarına yaramıştır; diğer yeni-sömürgeci güçlerin devrilmesi için yürütülen mücadele ve ekonomik alanda yeni küresel nüfuz eylemleri, bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak, Japonya aracılığıyla yürütülmektedir.
      Ama özellikle Çinhindi yarımadasında, Asya’da sermayenin sızması için belirli özellikler ve ABD’nin askeri stratejisinde belirleyici bir yere sahip olan özel politik koşullar vardır.
      Emperyalistler, Çin’i, Güney Kore, Japonya, Tayvan, Güney Vietnam ve Tayland’la kuşatma altına almıştır.
      Bu ikili durum, yani Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri olarak kuşatılmasını sağlayan stratejik ilişki ile büyük pazarlara –henüz egemen olamadıkları– sızma, Vietnam savaş alanı dışında görüntüsel bir istikrar olmasına rağmen, bugün Asya’yı dünyanın patlamaya hazır en önemli noktası haline getirmiştir.
      Orta-Doğu, her ne kadar coğrafi olarak bu kıtaya dahilse de, kendine özgü çelişkilere sahiptir ve mayalanma aşamasındadır; emperyalizmin desteklediği İsrail ile bölgenin ilerici ülkeleri arasındaki soğuk savaşın nereye kadar gideceğini önceden söylemek olanaksızdır. Burası da, bugünkü dünyada patlamaya hazır volkanlardan birisidir.
      Afrika, yeni-sömürgeci işgal için hemen hemen bakir bir topraktır. Burada, yeni-sömürgeci güçlerin eski mutlak ayrıcalıklarının bir kısmından vazgeçmeye zorlayan bazı değişiklikler oldu. Ama bu değişiklikler kesintisiz olarak sürdürülürse, sömürgecilik, ekonomik durumda benzer etkileri yapan yeni-sömürgecilik biçiminde sürecektir.
      ABD bu bölgede sömürgeye sahip değildir, ama bugün, kendi müttefiklerinin alanlarına sızmak için mücadele ediyor. ABD emperyalizminin stratejik planlarının yürütüldüğünü söyleyebileceğimiz Afrika, onun uzun vadeli yedek gücünü oluşturmaktadır. ABD’nin bugünkü yatırımları, yalnızca Güney Afrika Birliği’nde önemlidir ve Kongo, Nijerya başta olmak üzere diğer ülkeler, bu alanları elinde tutan diğer emperyalist güçlerle şiddetli bir rekabete (günümüzde barışçıl ölçülerde) giriştiği ülkelerdir.
      Kendi tekellerinin tatlı kârlar ya da büyük hammadde kaynakları kokusu aldığı yerkürenin her noktasında yatırım yapma hakkı isteğinin dışında, Kuzey Amerika emperyalizminin daha fazla savunacağı büyük çıkarları yoktur.
      Tarihin bütün bu olayları, halkların uzun ya da kısa vadedeki kurtuluş olasılıkları konusundaki yaklaşımımızı haklı çıkarmaktadır.
      Afrika tahlilimizi sonuçlandırırken, Portekiz sömürgeleri Gine, Mozambik ve Angola’da mücadelenin görece yoğunlukta ve birincisinde somut bir başarı, diğer ikisinde değişken bir başarıyla yürütüldüğünü gözlemlediğimizi söyleyebiliriz. Kongo’da hala Lumumba’nın7 halefleri ile Çombe’nin eski suç ortakları arasında bir mücadele olduğunu da görüyoruz; öyle bir mücadele ki, savaş gizlice sürüp gitmesine rağmen, şu anda ülkenin büyük bir bölümünü kendi çıkarları çerçevesinde “barışa” kavuşturmuş olan ikinciler lehine bitecek gibi gözükmektedir.
      Rodezya’da ayrı bir sorun var: İngiliz emperyalizmi, bugün iktidarı yasadışı olarak elinde tutan beyaz azınlığın iktidarını korumak için her türlü aracı kullanmaktadır. Bu çatışma, İngilizlerin bakış açısından kesinlikle resmi bir çatışma değildir; Batı’nın bu gücü, İan Smith hükümetinin benimsediği ölçütlerin karşısında büyük bir nefret duyduğunu alışılagelmiş diplomatik söylemlerle dünya çapında yaymaktadır. Commenwealth ülkelerinin bazıları bu ikiyüzlülüğü desteklemektedir, ama İngiliz emperyalizminin ekonomik uşakları olsun ya da olmasın Siyah Afrika’nın pek çok ülkesi tarafından karşı çıkılmaktadır.
      Yurtseverlerin çabaları silahlı bir ayaklanma biçimini alırsa ve bu hareket komşu Afrika devletleri tarafından da etkince desteklenirse, Rodezya’daki durum büyük ölçüde patlayıcı olabilir. Ama şimdilik tüm sorunlar BM, Commonwealth ya da Afrika Birliği Örgütü gibi zararsız örgütlerde görüşülüyor.
      Afrika’nın politik ve toplumsal gelişmesi kıtasal ölçekte bir devrim umudu yaratmamaktadır. Portekizlilere karşı kurtuluş mücadelesi sonuçta zafere ulaşacaktır, ancak Portekiz, emperyalist alanda hiç bir şey ifade etmemektedir. Devrimci önemi olan cepheleşmeler, tüm emperyalist aygıtı sürekli zor durumda tutan cepheleşmelerdir; bu nedenle üç Portekiz sömürgesinin kurtuluşu ve devrimlerinin derinleşmesi için savaşmayı durdurmayacağız.
      Güney Afrika’nın ya da Rodezya’nın siyah kitleleri kendi yerel devrimci mücadelesine başladığı zaman ya da bir ulusun yoksul kitleleri kendilerine yaraşır bir yaşam hakkı için egemen oligarşilere karşı ayaklandıkları zaman Afrika’da yeni bir çağ başlayacaktır.
      Şimdiye kadar, bir subay grubunun diğeri yerine geçtiği ya da artık kendi tabakalarının çıkarlarına veya hükümet işlerini gizlice yöneten güçlerin çıkarlarına hizmet etmeyen yöneticilerin devrildiği askeri cuntalar birbirini izlemekteydi, ancak büyük halk ayaklanmaları yoktu. Bu ayaklanmalar Kongo’da, özellikler Lumumba’nın anısıyla birlikte yeniden ortaya çıkmıştır, ancak bunlar da son bir kaç ayda güçlerini yitirmeye başlamışlardır.
      Gördüğümüz gibi, Asya’da durum patlayıcıdır. Sürtünme noktaları, yalnız savaşılan Vietnam ve Laos değildir, ABD saldırısının doğrudan başlayacağı Kamboçya da bu noktalardın biridir; aynı şekilde Tayland, Malezya ve tabii ki Endonezya (bu ülkenin komünist partisinin yok edilmesiyle gericilerin iktidarı ele geçirmiş olmasına rağmen, orada artık son sözün söylendiğini sanmayalım). Ve doğal olarak Orta-Doğu.
      Latin-Amerika’da silahlı mücadele Guatemala, Kolombiya, Venezüella ve Bolivya’da sürmektedir; Brezilya’da bu yolda ilk adımlar şimdiden atılmıştır. Ortaya çıkan ve sonra tekrar sönen başka direniş odakları da var. Fakat bu kıtanın tüm ülkeleri, sosyalist eğilimli bir hükümet kurulmasından daha az hiç bir şeyle yetinmeksizin, zafere ulaşmak için gerekli bir mücadele biçimini kaldıracak olgunluktadır. Arial'>
      Bu kıtada pratikte tek bir dil konuşulur (Brezilya’nın özel durumu dışında, İspanyolca. Her iki dilin benzerliği dolayısıyla Brezilya halkıyla da anlaşabilmektedirler). Bu ülkelerdeki sınıfların benzerliği o kadar büyüktür ki, bunlar öteki kıtalarda olduğundan çok daha bütünsel bir “Amerikan tipi enternasyonal”e ulaşmışlardır. Dil, gelenekler, din ve ortak yabancı efendi onları birleştirmektedir. Amerika ülkelerinin büyük bir bölümünde sömürünün derecesi ve biçimleri, sömürenlerle sömürülenler için meydana gelen sonuçları benzeştir. Ve isyan onun kucağında gittikçe hızlanarak olgunlaşmaktadır.
      Kendimize sorabiliriz: Bu isyan nasıl sonuçlar verecektir? Hangi tipte olacaktır? Amerika’daki mücadele, bugüne kadar değişik zamanlarda iddia ettiğimiz gibi, benzer özelliklere sahip olduklarından, uygun yönde gidildiğinde kıtasal boyutlara ulaşacaktır. Amerika, insanlığın kurtuluşu için verilen bir çok büyük savaşın sahnesi olacaktır.
      Kıtasal ölçekteki bu mücadelenin çerçevesi içinde bugün verilen savaş küçük bir olaydır – ama insanlığın topyekün özgürlüğü için verilen savaşın bu son aşamasında gerekli kan borcunu ödemiş kişiler olarak Amerika’nın tarihine geçecek kahramanlar yaratmıştır. Bunlar arasında, Guatemala’da, Kolombiya’daki, Venezüella’daki ve Peru’daki devrimci hareketler içinde yükselmiş kişilerin, Comandante Turcios Lima’nın8, rahip Camilo Torres’in9, Comandante Fabricio Ojeda’nın10, Comandante Lobatón11 ve Comandante Luís de la Puente Uceda’nın12 isimleri yer alacaktır.
      Ama halkın etkin hareketi yeni liderler yaratmaktadır: Guatemala’da bayrağı César Montes13 ve Yon Sosa14 yükseltiyor, Kolombiya’da bunu Fabio Vázguez15 ve Marulanda16 yapıyor, Venezüella’nın batısında Douglas Bravo17 ve El Bachiller’de Américo Martin18 sorumlulukları altındaki cepheleri yönetiyorlar.
      Amerika’nın bu ve diğer ülkelerinde, Bolivya’da olduğu gibi, yeni ayaklanmalar ortaya çıkmaktadır, ve onlar, çağdaş devrimcilerin bu tehlikeli işlerinin ayrılmaz bir parçası olan tüm zorluklara rağmen gelişmelerini sürdürecekler. Bazıları kendi hatalarının kurbanı olarak yok olacaklar; diğerleri bu acımasız savaşta düşecekler; yeni savaşçılar ve yeni liderler sıcak devrimci mücadelenin içinde ortaya çıkacaktır. Halk, savaşın seçici yapısı içinde kendi savaşçılarını ve liderlerini yaratacaktır – ve baskı düzeninin Yankee ajanları da artacaktır. Bugün silahlı mücadelenin verildiği ülkelere yapılan askeri yardımlar büyümektedir; Yankee’lerin danışmanlık yaptığı ve eğittiği Peru ordusu, bu ülkenin devrimcilerine karşı başarılı olmuş görünmektedir. Ama savaş odakları (foco) yeterli politik ve askeri becerilerini geliştirdiklerinde, pratik olarak yenilmez olacaklar ve Yankee’ler takviye güçler göndermek zorunda kalacaklardır. Pratikte fazlaca bilinmeyen yeni kişiler Peru’da gerillayı yeniden örgütlüyorlar. Küçük silahlı kolları ezmek için yeterli olan eski silahlar yavaş yavaş çağdaş donanımla yer değiştirecek ve ABD askeri yardımı, bir an gelecek, gerillaların saldırıları karşısında çözülen ulusal kukla orduya sahip hükümetleri istikrara kavuşturmak için artan oranda düzenli birlikler göndermeye dönüşecektir. Bu, Vietnam’ın yoludur; bu, halkların izlemek zorunda oldukları yoldur; bu yol, Amerika’nın, Yankee emperyalizminin baskı güçlerini zor duruma düşürecek olan silahlı grupların Eşgüdüm Konseyleri oluşturmalarının üstünlüğüyle izleyeceği yoldur ve o zaman devrimin zaferi görünür olacaktır.
      Amerika, son kurtuluş mücadelesinde unutulmuş bu kıtanın, kendi halklarının öncüsü Küba Devrimi’nin sesiyle Tricontinental’de19 konuşmaya başlayan son kurtuluş mücadelesinin bu unutulmuş kıtasının büyük bir görevi vardır: ikinci, üçüncü Vietnam’ı yaratmak ya da dünyanın ikinci, üçüncü Vietnam’ı olmak.
      Emperyalizmin bir dünya sistemi olduğunu, kapitalizmin son aşaması olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Emperyalizm dünya çapında yenilgiye uğratılmaz zorundadır. Bu savaşın stratejik hedefi, emperyalizmin yok edilmesi olacaktır. Bize, dünyanın sömürülenlerine ve azgelişmişlerine düşen pay, emperyalizmin temellerini ortadan kaldırmaktır: Biz ezilen uluslar, onlara sermaye, hammadde, teknisyen ve ucuz emek vererek, onlardan yeni egemenlik araçları olan yeni sermaye, silah ve her çeşit maddeyi alarak, bu yolla mutlak bir bağımlılık içine sürüklenmekteyiz. Bu stratejik hedefin temel unsuru, tüm halkın gerçek kurtuluşu olacaktır. Çoğu durumda bu kurtuluş silahlı mücadeleyle gerçekleşecek ve Amerika’da sosyalist devrim kaçınılmaz olacaktır.
      Emperyalizmin yok edilmesi hedeflenirken, onun başını kimin çektiği kesinlikle belirlenmek zorundadır. Bu, ABD’den başkası değildir.
      Biz, taktik hedefi düşmanı kendi doğal çevresinin dışında, varolan gerçeklikle çarpışmak zorunda kalacağı kendi yaşam ve yerleşim bölgelerinde savaşmaya zorlamak olan genel bir görevi yerine getirmeliyiz. Düşmanımızı küçümsememeliyiz; ABD askerleri, teknik güce sahiptir ve onu korkutucu kılacak silahlarla ve kaynaklarla desteklenmektedir. Onun sahip olmadığı şey, bugün onun en büyük düşmanı olan Vietnam askerlerinin en yüksek düzeyde sahip oldukları ideolojik itici güçtür. Biz, bu orduyu moralini bozarak yenilgiye uğratabiliriz; ve bu moral, onları bozguna uğratarak ve daha fazla kayıp verdirerek bozulabilir.
      Ama zafere götüren bu kısa yol, daha başlangıçta açıkça istenmesi gereken özverileri içermektedir. Ve büyük olasılıkla, bu özveriler, sürekli olarak savaştan kaçtığımız, başkalarını bizim için kendilerini ateşe atmalarını istediğimiz zaman dayanmak zorunda olacağımız özverilerden daha az acı verici olacaktır.
      Son kurtulacak ülke, büyük olasılıkla, silahlı mücadele olmaksızın ve emperyalizme karşı uzun ve acımasız bir savaşın etkilerinden kaçınarak gerçekleşecektir. Ama bu mücadeleden ve bu mücadelenin dünya çapındaki sonuçlarından kaçınmak olanaksız olacaktır; onun etkisi aynı, hatta daha büyük olacaktır. Geleceği önceden kestiremeyiz, ama özgürlüğü özleyip de zaferin bir kırıntısı olarak kendi özgürlüğünü bekleyen ve onun için mücadeleden kaçan bir ulusun öncüsü olmayı istemek gibi bozguncu sapmalara asla kapılmamalıyız.
      Yararsız özverilerden kaçınmak kesinlikle doğrudur. Bu nedenle, bağımlı Amerika’nın kendisini barışçıl araçlarla kurtarmak için sahip olduğu gerçek olanakları açıkça ortaya koymak çok önemlidir. Bizim için bu sorunun çözümü çok açıktır: Bugünkü aşama, mücadeleye başlamak için en uygun bir an olabilir ya da olmayabilir, ama savaşmaksızın özgürlüğü elde edebileceğimiz konusunda hiç bir yanılsamaya kapılmamalıyız ve böyle hakka da sahip değiliz. Ve bu savaş, ne gözyaşartıcı bombalara karşı taşlarla verilen bir sokak çatışması ya da barışçıl genel grev olacak, ne de egemen oligarşilerin baskı aygıtını iki-üç günde yıkan öfkeli bir halkın savaşı olacaktır. Bu mücadele, uzun, sert bir mücadele olacakve onun cephesi, şehirlerdeki gerillaların barınakları, savaşçıların evleri –baskı güçleri onların aileleri arasında kendine kurbanlar arayacaktır–, katliama uğratılmış kırsal nüfus, düşman bombardımanlarıyla yıkılmış kentler ve köyler olacaktır.
      Onlar, bizi bu mücadeleye itiyorlar; bu mücadeleye hazır olmak ve bu mücadeleye girişmekten başka bir alternatif yoktur.
      Başlangıç kolay olmayacaktır, hatta aşırı ölçüde zor olacaktır. Oligarşilerin tüm baskı gücü, tüm demagoji ve vahşiliyle onların amaçlarının hizmetinde olacaktır. İlk anlarda bizim görevimiz, hayatta kalmaktır; daha sonra silahlı propaganda (Vietnamca anlamıyla, yani düşmana karşı yürütülen, kazanılsın ya da kaybedilsin –ama savaşarak– çatışmaların propagandası) yürüten gerilla örneğini izlemek olacaktır: gerillaların yenilmezliği dersi sahipsiz kitleler arasında kök salacak; ulusal ruhu elektriklendirecek; daha şiddetli baskılara karşı direnmek için daha zorlu görevlere hazırlayacak; mücadelenin bir unsuru olarak kin, düşmanın acımasız kini, bizi, insanın doğal sınırlarını aşan ve onun ötesine geçen, insanı etkin, şiddetli, seçici ve soğuk bir ölüm makinesine dönüştürmeye zorlayacaktır. Bizim askerlerimiz böyle olmaz zorundadır; düşmana kin duymayan bir halk acımasız bir düşmanı yenemez.
      Savaş, düşman onu nereye götürüyorsa oraya kadar götürülmelidir: onun evine, eğlence merkezlerine; topyekün savaş. Düşmana kışlalarının dışında ve hatta içinde bile rahat edebileceği bir an, huzur içinde olabileceği bir an bile bırakılmamalı; nerede bulunuyorsa orada ona saldırmalı; hareket ettiği her yerde ona köşeye sıkıştırılmış bir hayvan duygusu verilmelidir. O zaman, onun morali bozulmaya başlayacaktır. O, gittikçe daha fazla hayvanlaşacaktır, ama böylece biz onun çöküntüsünün belirtilerini daha açık göreceğiz.
      Ve insanlığın kurtuluşu uğruna verilen savaşın bayrağı altında, uluslararası proleter ordularla gerçek bir proletarya enternasyonalizmi geliştirmeliyiz. Vietnam’ın, Venezüella’nın, Guatemala’nın, Laos’un, Gine’nin, Kolombiya’nın, Bolivya’nın, Brezilya’nın –yalnızca silahlı mücadelenin bugünkü sahnelerini sayarsak– bayrakları altında ölmek, bir Amerikalı, bir Asyalı, bir Afrikalı ve hatta Avrupalı için aynı ölçüde onur verici ve erişilmeye değer olacaktır.
      İnsanın, bayrağı altında doğmadığı bir ülkede döktüğü her kan damlası, sonradan kendi ülkesinin kurtuluş mücadelesinde kullanılmak için, hayatta kalanların birlikte götüreceği bir deneyimdir. Ve her bir ulusun kurtuluşu, bir başka ülkenin kurtuluş savaşında kazandığı bir aşamadır.
      Düşünce ayrılıklarımızı azaltma ve her şeyi mücadelenin hizmetine sokma zamanı gelmiştir.
      Biz, büyük tartışmaların özgürlük için mücadele eden dünyayı parçaladığını biliyoruz, bunu kimse gizleyemez. Biz biliyoruz ki, bu tartışmalar, görüşmeler ve uzlaşmayla çözülmesi tamamen olanaksız olmasa da çok zor olabilecek boyutta ve keskinliktedir. Düşman partiler arasında bir görüşme yolu ve aracı bulmak boşunadır. Ama düşman burada; o, her gün darbe indiriyor ve bizleri yeni darbelerle tehdit ediyor; ve bu darbeler, bugün olmazsa yarın ya da bir başka gün bizleri birleştirecektir. Bunu ilk kavrayanlar ve bu zorunlu birliği hazırlayanlar, halkların şükranlarına sahip olacaklardır.
      Her bir tarafın kendi görüş açısını savunduğu zehirleyicilik ve katılık karşısında, biz, sahipsizler, düşünce ayrılıklarını karara bağlamak için şu ya da bu tarafı tutamayız; kimi zaman şu ya da bu partinin belli görüşleriyle, ya da birinin görüşleriyle öteki tarafınkinden daha çok uzlaşsak bile. Savaş zamanında şimdiki ayrılıkların görünür olması bir zayıflık anlamına gelir, ama bu aşamada, sözcüklerle bu ayrışmayı ortadan kaldırmaya girişmek bir yanılsamadır. Tarih onları silecek ya da gerçek anlamına kavuşturacaktır.
      Mücadele içindeki dünyamızda taktiklere ilişkin, sınırlı amaçlara ulaşmak için kullanılacak eylem yöntemlerine ilişkin ayrılıklar, diğerlerinin düşüncelerine saygı göstererek tahlil edilmelidir. Silahlı mücadeleyle emperyalizmin topyekün imha edilmesi olan büyük stratejik hedefimize gelince, biz, bu konuda dünyanın en uzlaşmazlarıyız.
      Zafer umutlarımızı şöyle özetleyelim: emperyalizmi, en sağlam siperi olan ABD tarafından yürütülen baskıyı bertaraf ederek, topyekün yoketmek. Taktik yöntem olarak, düşmanın kendi varoluş temellerinden, yani kendine bağlı bölgelerden sökerek kendi bölgelerinin dışında bir zorlu savaşa sokularak, tek tek ya da gruplar halinde halkların adım adım kurtuluşunu sağlamak.
      Bu, uzun süreli bir savaş demektir. Ve bir kez daha yineleyelim, bu, acımasız bir savaştır. Savaş gelip çattığında, kimse onu yumuşatırım diye kendini aldatmasın ve kimse, halkı uğruna katlanabileceği savaşın sonuçlarının verdiği korkuyla, savaşı başlatmakta duraksamasın. Bu, hemen hemen tek zafer umududur. Zamanın çağrısından kaçamayız. Bunu, bize Vietnam sonsuz kahramanlık dersleriyle, kesin zaferin elde edilmesi için verilen mücadelenin ve ölümün hergünkü ve trajik dersleriyle göstermektedir.
      Burada, Amerikan yaşam standartlarına alışmış emperyalizmin askerleri, kendi korunaklı üslerinin dışına adım attıkları anda düşman bölgesinde karşı karşıya kaldıkları ölümle, tüm halkın sürekli düşmanlığının yarattığı güvensizlikle düşman topraklarında yaşamak zorunda kaldıkları koşullarla yüzyüzeler. Bütün bunlar, ABD içinde bir tepkiye neden olmakta ve emperyalizmi zayıflatan bir etken ortaya çıkarmaktadır: Kendi toprakları üzerinde sınıf mücadelesi.
      Eğer dünyada ölümün kendi paylarına düşen kısmıyla ve müthiş trajedileriyle, hergünkü kahramanlıklarıyla, emperyalizme bitmez tükenmez darbeler indirerek, dünya halklarının artan nefretiyle emperyalizmin güçlerini parçalamak için iki, üç, daha fazla Vietnam gün ışığına çıksaydı, geleceğe daha güvenli bakabilirdik!
      Ve eğer bizler, düşmana güçlü ve etkin darbeler vurmak için birleşebilseydik ve mücadele eden halklara her türlü yardımı etkin olarak artırabilseydik, gelecek o zaman nasıl da büyük ve yakın olacaktır!
      Eğer biz, dünya haritasının küçük bir noktasında, verebileceğimiz az şeyi, yaşamımızı, özverimizi sunduğumuz bu mücadeleyi örgütlediğimiz ve görevimizi başarmak için çalıştığımız yerde, kanımızın suladığı ve artık bizim olan bir dünyada eğer bir gün son nefesimizi vermek durumunda kalırsak, o zaman, eylemlerimizin etki alanını iyi ölçüp biçtiğimiz ve kendimizi büyük proleter ordunun bir unsuru olmaktan daha fazla bir şey saymadığımız, ama Küba Devrimi’nden ve onun büyük kumandanının dünyanın bu parçasına karşı gösterdiği tutumdan çıkan büyük dersten onur duyduğumuz bilinmelidir: “İnsanlığın kaderi tehlikedeyse, bir insanın ya da bir halkın karşı karşıya kaldığı tehlikeler ya da özveriler ne ifade eder ki
      Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş narası ve insanlığın en büyük düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için bir savaş marşıdır.
      nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları yeni savaş ve zafer naralarıyla ve de makineli tüfek sesleriyle cenazelerimize ağıt yakacaksa, hoş geldi, safa geldi.


      [Che Guevara’nın Afrika, Asya ve Latın-Amerika Halkları Dayanışma Konferansı’na (Tricontinental) “dünyanın herhangi bir yerinden” yolladığı bu mesaj, 16 Nisan 1967 tarihinde Konferans’ta okunmuş ve Nisan 1967’de Tricontinental dergisinde yayınlanmıştır.]