İlkeriş Yayınları
Sadece Kitap
Ayaklar Baş Olunca

FRANSIZ DEVRİMİ ÜZERİNE

Marks-Engels-Lenin


       
      “Her iki devrimde de (1648 İngiliz ve 1789 Fransız Devrimi), hareketin gerçek öncüsünü oluşturan sınıf burjuvaziydi. Proletarya ve kentlilerin burjuvaziye dahil olmayan katmanları ya henüz burjuvazininkinden ayrı çıkarlara sahip değillerdi, ya da henüz bağımsız olarak gelişmiş sınıflar ya da sınıfların alt-bölümlerini oluşturmuyorlardı. Bundan ötürü, örneğin Fransa’da, 1793’ten 1794’e kadar olduğu gibi, burjuvaziyle karşı karşıya geldiklerinde, burjuvaziye özgü bir biçimde olmasa bile, yalnızca burjuvazinin çıkarlarının gerçekleşmesi için savaşım verdiler. Tüm Fransız terörizmi, burjuvazinin düşmanlarıyla, mutlakıyet ile, feodalizm ile ve darkafalılık ile avamca hesaplaşmaktan başka bir şey değildi.
      1648 ve 1789 Devrimleri, İngiliz ve Fransız devrimleri değillerdi; bunlar Avrupa tarzında devrimlerdi. Bunlar toplumun belirli bir sınıfının eski siyasal düzen karşısındaki zaferi değillerdi; bunlar yeni Avrupa toplumu için siyasal düzen ilanlarıydılar. Burjuvazi bu devrimlerde galip geldi; ama burjuvazinin bu zaferi, o sıralar, yeni toplum düzeninin zaferi, burjuva mülkiyetinin feodal mülkiyet karşısındaki, milliyetin bölgecilik karşısındaki, rekabetin lonca karşısındaki, miras taksiminin büyük evlat hakkı karşısındaki, toprak sahibinin toprağın kendi sahibi üzerinde egemenlik kurması karşısındaki, aydınlığın hurafe karşısındaki, ailenin aile adı üzerindeki, sanayiin kahramanca tembellik karşısındaki, medeni yasanın ortaçağ ayrıcalığı karşısındaki zaferiydi. 1648 Devrimi, 17. yüzyılın 16. yüzyıl karşısındaki zaferi, 1789 Devrimi ise, 18. yüzyılın 17. yüzyıl karşısındaki zaferiydi. Bu devrimler, içinde yer aldıkları dünya kesiminin, İngiltere’nin ve Fransa’nın gereksinmelerinden çok, o günkü dünyanın gereksinmelerini ifade ediyorlardı.” (Karl Marks, Burjuvazi ve Karşı-Devrim, İkinci Makale, 1848.)

      “Ama bu çağda, kapitalist üretim biçimi ve, onunla birlikte, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişki henüz çok az gelişmişti. İngiltere’de daha yeni doğmuş bulunan büyük sanayi, Fransa’da henüz bilinmiyordu. Ama nedir ki, bir yandan, üretim biçiminin bir altüst oluşunu, bir devrimini kaçınılmaz bir zorunluluk haline getiren çatışmaları, –sadece üretim biçiminin meydana getirdiği sınıflar arasındaki çatışmaları değil, ama onun yarattığı üretici güçler ile değişim biçimleri arasındaki çatışmaları da–; ve öte yandan, bu devsel üretici güçler içinde, bu çatışmaları çözme araçlarını da, sadece ve sadece büyük sanayi geliştirir. Öyleyse, 1800’e doğru, yeni toplumsal düzenden doğan çatışmalar eğer henüz oluş durumunda idiyseler, bu çatışmaları çözme araçları haydi haydi o durumda bulunuyorlardı. Eğer Paris’in varlıksız yığınları, Terör döneminde, egemenliği bir an ellerine geçirebilmiş ve böylece burjuva devrimini burjuvazinin kendine karşı utkuya götürebilmiş iseler, bununla bu egemenliğin o zamanki koşullar içinde ne kadar olanaksız olduğunu tanıtlamaktan başka bir şey yapmamışlardır. Bu varlıksızlar yığınından, yeni bir sınıfın kökeni olarak, yeni yeni ayrılmaya başlayan, bağımsız bir siyasal eyleme henüz tamamen yeteneksiz bulunan proletarya, kendini, kendi kendisine yardıma yeteneksizliği içinde, olsa olsa dışardan, yukardan bir yardım alabilecek, ezilmiş, acı çeken bir zümre olarak gösteriyordu.” (F. Engels, Anti-Dühring.)

      “... Fransız Devrimi, bu us toplumunu ve bu us devletini gerçekleştirdiği zaman, yeni kurumlar, daha önceki koşullara göre ne kadar ussal olurlarsa olsunlar, gene de tamamen usauygun olarak görünmediler. Us devleti tam bir iflâsa uğramış, Rousseau’nun Contrat Social’i (Toplum Sözleşmesi), gerçekleşmesini Terör döneminde bulmuştu; ve bu dönemden kurtulmak için, kendi öz siyasal kapasitesine inancını yitirmiş bulunan burjuvazi, önce Directoire’ın kokuşmuşluğuna, ve sonra da Napoléon despotizminin koruyuculuğuna sığınmıştı; vaadedilmiş bulunan sonsuz barış, sonu gelmez bir fetihler savaşı durumuna dönüşmüştü.” (F. Engels, Anti-Dühring.)

      “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak. Danton’a göre Caussidiére, Robespierre’e göre Louis Blanc, 1793-1795’in Montagne’ına göre 1848-1851’in Montagne’ı, amcasına göre yeğeni. Ve, 18 Brumaire’in ikinci baskısına eşlik eden koşullarda gene aynı karikatürü görüyoruz.
      İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi, Luther, havari Paul’ün maskesini takındı, 1789-1814 devrimi ardarda, önce Roma Cumhuriyeti, sonra Roma İmparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 Devrimi, kimi 1789’un, kimi de 1793’ün ve 1795’in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı. İşte böyle, yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü, ruhunu özümleyebilir.
      Tarihin ölülerine okunan bu dualar incelendiğinde, hemen, çok göze çarpan bir fark ortaya çıkar. Camille Desmoulins, Danton, Robespierre, Saint-Just, Napoléon, birinci Fransız Devriminin partileri ve yığınları kadar kahramanları da, Romalı kılığında ve Roma’ya özgü cafcaflı sözler kullanarak, kendi çağlarının ödevini, yani modern burjuva toplumunun meydana çıkması ve kurulması işini yerine getirdiler. Birinciler, feodal kurumları parça parça ettiler ve bu kurumlar üzerinde biten feodal bağları kopardılarsa, o, Napoléon da, Fransa’nın içinde, bundan böyle artık özgür rekabetin geliştirilmesini, küçük toprak mülkiyetinin işletilmesini ve ulusun özgür kılınmış sınai üretici güçlerinin kullanılmasını sağlayacak koşulları yaratırken, dışarda her yerde, Fransa’daki burjuva toplumuna Avrupa kıtası üzerinde gerekli olan çevreyi yaratmak için zorunlu olduğu ölçüde feodal kurumları sildi süpürdü. Toplumun yeni biçimi bir kere kurulup yerine yerleşince, tufanöncesi devler ve onlarla birlikte yeniden dirilmiş olan Roma da, ortadan kayboldu; Brütüs’ler, Gracchus’ler, Publicola’lar, tribünler, senatörler ve bizzat Sezar. Burjuva toplumu yalın gerçeği içinde Say’ların, Cousin’lerin Royer-Collard’ların, Benjamin Constant’ların ve Guizot’ların kişiliğinde kendi yorumcularını ve kendi sözcülerini yaratmıştı.” (Karl Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i.)

      “Çağdaş sosyal-demokrasinin jakobenleri –bolşevikler, Vperyod yandaşları, ‘Kongre’ grubu, Proletari yandaşları, ya da başka ne ad verirsek verelim, bunlar– sloganlarıyla, devrimci ve cumhuriyetçi küçük-burjuvaziyi ve özellikle de köylülüğü, bir sınıf olarak kişiliğini tümüyle koruyan proletaryanın tutarlı demokratçılığının düzeyine yükseltmek istiyorlar. Bunlar, halkın, yani proletarya ve köylülüğün, monarşi ve aristokrasiyle, serfliğin, Asyatik barbarlığın ve insanın aşağılanmasının her türden lanetli kalıntılarına hiçbir ödün vermeksizin özgürlük düşmanlarını acımasızca yok ederek, direnmelerini kuvvet yoluyla kırarak, “avam biçimi” hesaplaşmayı istemektedirler.
      Bu, elbette, 1793 jakobenlerine öykünmeyi, onların görüşlerini, programlarını, sloganlarını ve eylem yöntemlerini almayı zorunlu olarak önerdiğimiz anlamına gelmez. Böyle bir şey yok. Bizim programımız eski bir program değil, yeni bir programdır – Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin asgari programıdır. Yeni bir sloganımız var: proletaryanın ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü. Eğer devrimin gerçek zaferini görecek kadar yaşayacak olursak, tam bir sosyalist devrim için çaba gösteren işçi sınıfı partisinin niteliğine ve amaçlarına uyan yeni eylem yöntemlerimiz de olacaktır. Kurduğumuz bu paralellik ile açıklamaya çalıştığımız tek şey, 20. yüzyılın ilerici sınıfının, proletaryanın temsilcilerinin, yani sosyal-demokratların, 18. yüzyılın ilerici sınıfının temsilcilerinin, burjuvazinin, jirondenler ile jakobenler olarak bölünmelerine benzer biçimde iki kanada (oportünist ve devrimci) bölünmeleridir.” (Lenin, İki Taktik.)

      “Burjuva tarihçileri Jakobenizmi bir alçalış (‘eğilmek’) olarak görürler. Proleter tarihçilerse Jakobenizmi ezilen sınıfın kurtuluş mücadelesinin doruk noktalarından birisi olarak görürler. Jakobenler, Fransa’ya demokratik devrimin ve bir cumhuriyete karşı savaş açan monarkların koalisyonuna direnişin en iyi örneklerini verdiler. Jakobenlerin yazgılarında tam zafere ulaşmak yoktu, öncelikle 18. yüzyıl Fransa’sı geri kalmış ülkelerle çok fazla kuşatılmış olduğu için ve Fransa sosyalizm için gerekli maddi temelden yoksun olduğu, orada bankalar, kapitalist birlikler, makine endüstrisi, demiryolları olmadığı için bu böyleydi.
      20. yüzyılda Avrupa’da ya da Avrupa’yla Asya’nın sınırında ise ‘Jakobenizm’, devrimci sınıfın, yani yoksul köylü tarafından desteklenen ve sosyalizme ilerlemek için gereken maddi temelin varoluşunun üstünlüğünden yararlanacak olan proletaryanın düzeni olarak, yalnızca Jakobenler tarafından 18. yüzyılda sağlanmış olan tüm o büyük, yok edilemez, unutulmaz şeyleri sağlamakla kalmayacak, emekçi halka dünya çapında uzun süreli bir zaferi de getirecektir.
      Burjuvazinin Jakobenizmden nefret etmesi doğaldır. Küçük-burjuvazinin ondan korkması doğaldır. Sınıf bilinçli işçiler ve genel olarak emekçi halksa, iktidarın devrimci, ezilen sınıfın eline geçişine güvenmektedir ki, Jakobenizmin özü de budur ve bu şimdiki krizden çıkışın biricik yolu ve ekonomik tükenişin ve savaşın biricik çaresidir.” (Lenin, “Jakobenizm” İşçi Sınıfını Korkutabilir mi?, Pravda, Sayı: 90, 7 (24) Temmuz 1917.)

Ayaklar Baş Olunca
Maksimilien Robespierre
[Jakoben Söylevler]

ISBN 978-605-4087-02-0
Belgesel Kitaplar-3
Birinci baskı, Ekim 2008, Ankara
1787-1860 Parlamento Arşivleri’nden
[Archives Parlementaires de 1787 à 1860, Paris 1887 etc.]
İlhan Erman tarafından çevrilmiştir
188 Sayfa, 10,5x19,5
7 TL.