İlkeriş Yayınları
Sadece Kitap
Seçme Yazılar II

Seçme Yazılar
Cilt: II
V. İ. Lenin
Kuramsal Kitaplar-2
Birinci baskı, Haziran 2010, Ankara
ISBN 978-605-4087-099
230 Sayfa, 10,5x19,5
8 TL.

V. İ. LENİN
SEÇME YAZILAR

II

1905 DEVRİMİ ÜZERİNE KONFERANS
Ocak 1917

    Genç kardeşlerim ve yoldaşlarım,
    Bugün, haklı olarak Rus devriminin başlangıcı olarak kabul edilen “Kanlı Pazar”ın on ikinci yıldönümü.
    Binlerce işçi –sosyal-demokratlar değil, çarlık yanlısı dindar işçiler–, papaz Gapon’un önderliğinde çara dilekçe sunmak için başkentin bütün bölgelerinden Kışlık Saray’ın önündeki meydana doğru aktılar. İşçiler azizlerin resimlerini taşıyorlardı. O zamanki önderleri Gapon, çara yazdığı bir mektupta, çarın kişisel güvenliğine kendisinin kefil olduğunu ve halkın önüne çıkmasını rica etti.
    Askeri birlikler çağrıldı. Süvariler ve Kazaklar kılıçlarını çekerek kalabalığa saldırdılar. Kazakların önünde kölece diz çökerek çara gitmelerine izin verilmesi için yalvaran silahsız işçilere ateş açıldı. Polis kayıtlarına göre, binin üzerinde insan öldü ve iki binden fazla kişi yaralandı. İşçilerin öfkesi anlatılamaz boyuttaydı.
    22 Ocak 1905’in, “Kanlı Pazar”ın genel tablosu böyledir.
    Size bu olayın tarihsel anlamını daha açık anlatabilmek için, işçilerin dilekçelerinden bir kaç bölüm okuyacağım. Dilekçe şöyle başlıyor:     “Biz işçiler, St. Petersburg sakinleri, Siz’e geliyoruz. Biz zavallılar, aşağılanan köleler, despotizmin ve zorbalığın altında eziliyoruz. Sabrımız tükendi, işi durdurduk ve patronlarımızdan sadece yaşamı işkence olmaktan çıkaracak şeyleri vermelerini rica ettik. Ama işverenler istediğimiz her şeyi yasadışı kabul ettikleri için reddettiler. Binlercemizle buradayız. Bütün Rus halkı gibi, biz de, insan haklarına sahip değiliz. Siz’in memurlarınız yüzünden köle haline geldik.”     Af, bireysel özgürlükler, adil ücret, toprağın aşama aşama halka devredilmesi, eşit ve genel oy hakkı temelinde anayasal bir meclisin toplantıya çağrılması taleplerini içeren dilekçe şu sözlerle bitiyordu:     “Efendimiz, halkınıza yardımı esirgemeyin! Siz’i sizin halkınızdan ayıran duvarı yıkınız. İstemlerimizin verilmesini emrediniz ve söz veriniz; Rusya’yı mutlu edersiniz; aksi halde bu yolda ölmeye hazırız. Önümüzde sadece iki yolumuz var: ya özgürlük ve mutluluk ya da mezar.”     Ataerkil bir papazın yönetimindeki eğitimsiz, cahil işçilerin bu dilekçesini şimdi okumak, insanda garip duygular uyandırıyor. İster istemez, bu saf dilekçe ile sözde sosyalist, ama gerçekte burjuva lafazanı olan sosyal-pasifistlerin bugünkü barış kararları arasında bir karşılaştırma yapmak gerekiyor. Devrim öncesi Rusya’sında bilinçsiz işçiler, çarın, egemen sınıfların, yani büyük burjuvaziye binlerce bağla bağlı ve tekellerini, ayrıcalıklarını ve kârlarını tüm zor araçlarıyla korumaya hazır büyük toprak sahiplerinin başı olduğunu bilmiyorlardı. Bugün de “yüksek eğitimli” olduklarını iddia eden –şakası bir yana– sosyal-pasifistler, emperyalist yağmacı bir savaşı sürdüren burjuva hükümetlerinden “demokratik” bir barış bekleme saçmalığının, kanlı çarın barışçıl dilekçelerle büyük demokratik reformları yapmaya ikna edileceğine inanmaya benzediğini fark etmiyorlar.
    Yine de ikisi arasında büyük bir fark var – günümüzün sosyal-pasifistleri, geniş ölçüde kibar öğütlerle halkı devrimci mücadeleden uzaklaştırmaya çalışan ikiyüzlülerdir; oysa devrim öncesi Rusya’sının eğitimsiz işçileri, ilk kez siyasal bilinci uyanan dürüst insanlar olduklarını kendi eylemleriyle tanıtlamışlardır.
    22 Ocak 1905’in tarihsel anlamı, çok büyük halk kitlelerinin siyasal bilincinin ve devrimci mücadelenin bu uyanışında yatar.
    Rus liberallerinin başı ve yurtdışı illegal ve sansürsüz bir yayın organının yayımcısı Bay Pyotr Struve, “Kanlı Pazar”dan iki gün önce, “Rusya’da devrimci bir halk henüz yoktur” diye yazıyordu. Cahil bir köylü ülkenin devrimci bir halk doğurabileceği düşüncesi, bu “yüksek eğitimli”, kendini beğenmiş ve aşırı aptal bir burjuva reformist öndere böylesine saçma geliyordu. O günlerin reformistleri –bugünün reformistleri gibi– gerçek bir devrimin olanaksız olduğuna böylesine derinden inanıyorlardı!
    22 Ocak (eski takvime göre 9 Ocak) 1905’in öncesinde, Rusya’nın devrimci partisi küçük bir grup insandan oluşuyordu ve o günlerin reformistleri (aynen bugünün reformistleri gibi) bizimle “tarikat” diye alay ediyorlardı. Bir kaç yüz devrimci örgütçü, bir kaç bin yerel örgüt üyesi, asıl olarak yurtdışında yayınlanan ve büyük zorluklarla ve büyük özverilerle Rusya’ya sokulan, en çok ayda bir kez çıkartılan yarım düzine devrimci gazete – 22 Ocak 1905’in öngününde Rusya’daki devrimciler partilerinin ve özel olarak devrimci sosyal-demokrasinin durumu buydu. Bu koşullar, Rusya’da devrimci bir halkın olmadığını iddia eden dargörüşlü ve küstah reformistleri biçimsel olarak haklı gösteriyordu.
    Bununla birlikte, bir kaç ay içinde, tablo tümüyle değişti. Yüzlerce devrimci sosyal-demokrat “birden” binler oldu; binler, 2-3 milyon proleterin önderi oldu. Proleter mücadele, 50-100 milyonluk köylü kitlesi arasında çoğu kez devrimci hareketin geniş ölçüde mayalanmasına yol açtı; köylü hareketi, ordu içinde yankılandı, askeri isyanlara ve ordu içinde silahlı çatışmalara yol açtı. 130 milyonluk bir nüfusa sahip dev bir ülke, bir anlamda, kendini devrimin içinde buldu; bu yolla, uyuyan Rusya, devrimci bir proletaryanın ve devrimci bir halkın Rusya’sına dönüştü.
    Deyim yerindeyse, bu geçişi incelemek, bunun neden olduğunu, yöntemlerini ve yollarını anlamak gerekir.
    Bu geçişin temel etmeni, kitle greviydi. Rus devriminin özelliği, toplumsal içeriğiyle bir burjuva-demokratik devrim, ama mücadele yöntemiyle bir proleter devrim olmasıdır. Bu, bir burjuva demokratik devrimdir, çünkü onun kendi güçleriyle ve doğrudan ulaşabileceği yakın amacı, demokratik bir cumhuriyet, sekiz saatlik işgünü ve soyluların büyük mülklerinin kamulaştırılmasıdır – tüm bu önlemler 1792-1793 Fransız burjuva devriminin hemen hemen tümüyle gerçekleştirdiği önlemlerdir.
    Rus devrimi, aynı zamanda, sadece proletaryanın hareketin öncüsü, öncü gücü olduğu anlamında değil, kitleleri harekete geçirmenin temel aracı ve belirleyici olayların dalga dalga yükselişinde en tipik olgu olan mücadelenin özgün proleter silahı –grev– anlamında da bir proletarya devrimidir.
    Rus devrimi, kitle siyasal grevlerinin olağanüstü önemli bir rol oynadığı tarihin ilk büyük devrimiydi – kesinlikle sonuncusu olmayacaktır. Rus devriminin olayları ve siyasal biçimlerinin etkisinin, bu olayların ve bu biçimlerin etkisi temelinde grev istatistikleri incelenmeksizin anlaşılamayacağını söyleyebiliriz.
    Bir konferansta kuru istatistiklerin ne kadar uygunsuz olduğunu ve dinleyicilerin canını ne kadar sıkacağını çok iyi biliyorum. Yine de tüm hareketin gerçek nesnel temelini değerlendirebilmeniz için bazı verileri aktarmadan edemeyeceğim. Rusya’da devrimden önceki on yılda grevcilerin yıllık ortalama sayısı 43.000’di, yani on yılda 430.000. Ocak 1905’te, devrimin ilk ayında grevcilerin sayısı 440.000’di. Diğer bir ifadeyle, bir aydaki grevcilerin sayısı, geçmiş on yılın tümündeki grevcilerin sayısından daha fazladır!
    Dünyadaki hiç bir kapitalist ülkede, hatta İngiltere, ABD ya da Almanya gibi en gelişmiş ülkelerde bile, 1905 büyük Rusya grevine benzer grev yoktur. Toplam grevci işçilerin sayısı 2.800.000’di, ülkedeki fabrika işçilerinin sayısının iki katından fazlaydı. Bu, elbette Rusya’nın kent fabrika işçilerinin Batı-Avrupa’daki kardeşlerinden daha fazla eğitimli, güçlü ya da daha fazla mücadeleyi benimsemiş olduklarını kanıtlamaz. Tam tersi doğrudur.
    Ama bu, proletaryanın uyuyan enerjisinin ne kadar büyük olabileceğini gösterir. Bu, proletaryanın, devrimci bir dönemde –Rusya tarihinin en kesin verileri temelinde hiç abartmaksızın söylüyorum–, sıradan, barışçıl zamanlardan yüz kat daha büyük mücadele gücü oluşturabileceğini gösterir. Bu, 1905’e kadar, insanlığın, gerçekten devrimci anlamda ve gerçekten büyük amaçlar için verilen bir savaşta, proletaryanın ne kadar büyük, ne kadar muazzam bir çaba verdiğini ve verebileceğini henüz bilmediğini gösterir!
    Rus devrim tarihi, çok büyük dirençle ve çok büyük bağlılıkla savaşanların ücretli işçilerin öncüleri, en iyi unsurları olduğunu gösteriyor. Grevler daha büyük fabrikaları ve atölyeleri kapsadıkça, daha inatçı ve daha sık oluyordu. İşçi sınıfının en geniş ve en çok sınıf bilincine sahip kesiminin bulunduğu üç büyük kentte, St. Petersburg, Riga ve Varşova’da, tüm işçiler açısından grevcilerin sayısı, diğer kentlerle ve elbette kırsal bölgelerdekilerle kıyaslanamayacak kadar büyüktür.2
    Rusya’da –diğer kapitalist ülkelerde de olduğu gibi– metal işçileri, proletaryanın öncüsünü oluşturur. Bu bağlamda şu öğretici gerçekleri belirtelim: 1905’te tüm sanayi kollarında grevlere katılanların sayısı %160 olmuştur, ama metal sanayinde bu sayı %320’dir! 1905 grevleri sonucunda her Rus fabrika işçisinin ücretinden ortalama on ruble –savaş öncesi kura göre 26 frank– kaybettiği, yani mücadele uğruna feda ettiği tahmin edilmektedir. Ama metal işçilerini ele alırsak, bu ücret kaybının üç kat daha büyük olduğunu görürüz! İşçi sınıfının en iyi unsurları, kararsızlara öncülük ederek, uyuyanları uyandırarak ve zayıfları güçlendirerek ön cephede yürüdüler.
    Bir diğer ayırtedici özellik, devrim sırasında ekonomik grevlerin siyasal grevlerle iç içe geçmesidir. İki biçim arasındaki bu çok sıkı bağlantı, şüphesiz harekete çok büyük güç vermiştir. Değişik sanayi kollarındaki ücretli işçiler, kendi koşullarının doğrudan ve hemen düzeltilmesinisi kapitalistlere nasıl zorla kabul ettirdiklerinin günlük örneklerini göstermeselerdi, sömürülenlerin geniş kitlesi devrimci harekete çekilemezdi. Bu mücadele, Rus halk kitlelerini yeni bir ruhla doldurdu. İşte o zaman eski kendi halinde, uyuşuk, ataerkil, dindar ve uysal Rusya, o eski günahkar Adem’den kurtuldu; işte o zaman Rus halkı, gerçekten demokratik ve gerçekten devrimci bir eğitim aldı. Burjuva baylar ve onları körü körüne taklit eden sosyal-reformistler, kitlelerin “eğitilmesi”nden ukalaca söz ederken, genellikle kitleleri yozlaştıran ve onlara burjuva önyargılarını aşılayan akıl hocalığını, bilgiçliği kastederler.
    Kitlelerin gerçek eğitimi, kitlelerin bağımsız siyasal mücadelesinden ve özellikle de devrimci mücadelesinden asla ayrılamaz. Sömürülen sınıfı sadece mücadele eğitir. Sadece mücadele, kendi gücünün büyüklüğünü, ufkunun genişliğini, yeteneklerinin boyutunu, zihninin aydınlığını, iradesinin çelikliğini ona gösterir. Bu nedenle gericiler bile, 1905 yılının, o mücadele yılının, o “çılgın yıl”ın, ataerkil Rusya’yı kesin olarak mezara gömdüğünü kabul etmek zorunda kaldılar.
    1905 grev mücadelesinde metal işçileri ile tekstil işçileri arasındaki ilişkiye daha yakından bakalım. Metal işçileri, en iyi ücreti alan, en iyi eğitime sahip ve sınıf bilinci yüksek proleterlerdir; 1905’te sayısal olarak metal işçilerinden iki buçuk kat büyük olan tekstil işçileri, Rusya’daki işçilerin en geri ve en düşük ücret alan kesimidir ve pek çok durumda köydeki köylü akrabalarıyla değişik bağlantılarını hala kesmemişlerdir. Bu, bizi şu çok önemli olguya götürür:
    Bütün 1905 boyunca, metal işçileri grevlerinde, siyasal grevlerin ekonomik grevlere üstünlük sağladığı görülür; bu üstünlük, yılın başlangıcına göre yılın sonunda daha büyüktür. Diğer taraftan, tekstil işçileri arasında, 1905’in başlarında ekonomik grevlerin açık üstünlüğe sahip olduğunu ve ancak yılın sonunda siyasal grevlerin üstünlük sağladığını gözlüyoruz. Buradan, ekonomik mücadelenin, doğrudan ve acil olarak koşulların iyileştirilmesi mücadelesinin, tek başına sömürülen kitlelerin en geri tabakalarını uyandırma olanağına sahip olduğunu, onlara gerçek bir eğitim verdiğini ve –devrimci bir dönemde– bir kaç ay içinde siyasal savaşçılar ordusuna dönüştürdüğünü açıkça görüyoruz.
    Elbette, bunun olması için, sınıf mücadelesine dar bir üst tabakanın çıkarları için mücadele –reformistlerin sık sık aşılamaya çalıştıkları bir anlayış– olarak bakmayan, ama sömürülenlerin çoğunluğunun gerçek bir öncüsü olarak ileri çıkan ve 1905 Rusya’sında olduğu gibi ve Avrupa’da yakınlaşan proletarya devriminde olması gerektiği ve kesinlikle olacağı gibi, bu çoğunluğu mücadeleye çeken proletaryanın sınıf mücadelesi olarak bakan öncü işçiler gerekliydi.3
    1905’in başlangıcı, tüm ülkeyi hızla ilk büyük grev dalgasının içine soktu. Bu yılın ilkbaharında, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal köylü hareketinin Rusya’da ilk büyük yükselişini görüyoruz. Bu tarihsel dönüm noktasının önemi, Rus köylüsünün ancak 1861’de serflikten kurtuldukları, köylülerin büyük çoğunluğunun cahil oldukları, korkunç bir sefalet içinde yaşadıkları, toprak sahipleri tarafından ezildikleri, papazlar tarafından aptallaştırıldıkları ve çok büyük mesafelerle ve neredeyse hiç yol olmaksızın birbirlerinden yalıtılmış olarak yaşadıkları anımsanırsa anlaşılabilir.
    Rusya, ilk kez 1825’te, çarlığa karşı ilk devrimci harekete, neredeyse tümüyle soylular tarafından temsil edilen bir harekete tanık oldu. O günden, II. Aleksandr’ın teröristler tarafından öldürüldüğü 1881’e kadar, bu hareket orta sınıf aydınları tarafından yönetildi. Onlar, olağanüstü bir özveri gösterdiler ve terörist mücadele yöntemlerinin kahramanlıklarıyla tüm dünyayı hayrete düşürdüler. Onların özverileri kesinlikle boşa gitmedi. Şüphesiz, onlar, Rus halkının daha sonraki devrimci eğitimine –doğrudan ya da dolaylı olarak– katkıda bulundular. Ama, yakın amaçlarına, bir halk devrimi meydana getirme amaçlarına ulaşamadılar ve ulaşamazlardı da.
    Buna, ancak proletaryanın devrimci mücadelesiyle ulaşıldı. Ancak tüm ülkeyi kaplayan kitle grevleri dalgası, emperyalist Rus-Japon savaşının korkunç dersleriyle birleşen grevler, geniş köylü kitlelerini uyuşukluktan çıkardı. “Grevci” sözcüğü köylüler arasında tümüyle yeni bir anlam kazandı. Bu sözcük, “öğrenci” sözcüğünün eskiden ifade ettiği gibi bir isyancıyı, bir devrimciyi tanımlıyordu.
    Köylüler gruplar halinde toplanarak kendi durumlarını tartışıyorlar ve giderek mücadeleye çekiliyorlardı. Büyük kalabalıklar, büyük mülklere saldırdı, malikaneleri ateşe verdiler, ele geçirdikleri tahıllara ve diğer yiyecek maddelerine el koydular, polisleri öldürdüler ve büyük malikanelerin halka verilmesini talep ettiler.
    1905 ilkbaharında, köylü hareketi, sadece başlangıcındaydı, sadece küçük bir bölgeyi, yaklaşık uyezdlerin yedide birini kapsıyordu.
    Ama kentlerdeki proletaryanın kitle grevleriyle kırsal bölgelerdeki köylü hareketinin birleşmesi, çarlığın “en sağlam” ve en son dayanağını sarsmaya yetti. Orduyu kastediyorum.
    Donanmada ve orduda bir dizi isyan başladı. Devrim sırasında, her yeni grev ve köylü hareketi dalgasına Rusya’nın her tarafındaki askeri isyanlar eşlik etti. En çok bilinen isyan, Karadeniz’deki Prens Potemkin zırhlısındaki isyandır. İsyancılar gemiyi ele geçirdiler ve Odessa’daki devrime katıldılar. Devrimin yenilgisinden ve diğer limanları (örneğin Kırım’da Feodosya) ele geçirme girişimlerinin başarısızlığından sonra, Köstence’de Romanya yetkililerine teslim oldular.
    Hareketin doruğunda ortaya çıkan olayların somut bir tablosunu vermek için, Karadeniz isyanından küçük bir olayın ayrıntısını aktarmama izin verirsiniz sanırım:     “Devrimci işçilerin ve denizcilerin katıldığı toplantılar örgütlendi ve toplantılar sıklaştı. Görevlilerin işçi mitinglerine katılmalarına izin verilmediği için, işçiler büyük bir kalabalıkla askerlerin mitinglerine katılıyordu. Binlerce kişi geliyordu. Eyleme katılma düşüncesi coşkuyla karşılandı. Siyasal bilinci yüksek olan birliklerden temsilciler seçildi.
    Bunun üzerine, askeri yetkililer, harekete geçmeye karar verdiler. Subayların bazıları mitinglerde ‘yurtsever’ konuşmalar yapmaya çalıştılar, ama sonuç acı oldu. Tartışma deneyimi olan denizciler, kendi subaylarını utanç içinde kaçırdılar. Bu yüzden mitinglere katılmanın tümüyle yasaklanmasına karar verdiler. 24 Kasım 1905 sabahı, tam teçhizatlı bir askeri takım deniz kışlasının kapısına yerleştirildi. Tümamiral Pisarevski, yüksek sesle şu emri verdi: ‘Hiç kimse kışladan ayrılmayacak! Emre itaat etmeyenlere ateş açılacak!’ Emir verilen takımdan Petrov isimli bir denizci bir adım öne çıktı, herkesin bakışları arasında tüfeğini doldurdu ve Belostok Alayı’ndan Yüzbaşı Stein’ı tek kurşunla öldürdü ve ikincisiyle de Tümamiral Pisarevski’yi yaraladı. ‘Tutuklayın onu!’ diye bağırdı bir subay. Kimse yerinden kımıldamadı. Petrov tüfeğini yere attı, ‘Niye kımıldamıyorsunuz? Beni tutuklayın!’ diye bağırdı. Tutuklandı. Her taraftan koşarak gelen denizciler, öfkeyle onun serbest bırakılmasını istediler, ona kefil olduklarını söylediler. Heyecan doruktaydı.
    – Petrov, silah kazayla ateş aldı, öyle değil mi? diye sordu subaylardan biri, bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu.
    – Kazayla ne demek istiyorsunuz? Ben öne çıktım, silahı doldurdum ve nişan aldım. Kaza bu mu?
    – Tayfalar serbest bırakmanı istiyorlar...
    Ve Petrov serbest bırakıldı. Denizciler, yine de, bununla yetinmediler. Tüm nöbetçi subayları tutukladılar, silahlarını aldılar ve karargah odasına kilitlediler... Denizci delegeler, yaklaşık 40 kişi, bütün gece durumu değerlendirdiler. Subayların serbest bırakılmasına karar verdiler, ama yeniden kışlaya girmelerine izin verilmeyecekti.”
    Bu küçük olay, askeri isyanların çoğunda olayların nasıl geliştiğini size açıkça göstermektedir. Halk arasındaki devrimci mayalanmanın silahlı kuvvetlere yayılmaması olanaksızdı. İsyan hareketinin önderleri, deniz ve kara kuvvetlerinde askere alınmış sanayi işçileri arasından ve daha fazla teknik eğitim gerektiren, örneğin istihkamcılar gibi kesimlerden çıkmıştır. Yine de geniş kitleler, hala saftılar, pasiflik içindeydiler, iyi huyluydular ve hıristiyandılar. Oldukça hızlı parlıyorlardı; herhangi bir haksızlık, subayların sert davranışları, kötü yiyecek vb. isyana yol açabiliyordu. Ama süreklilik yoktu, amaca ilişkin açık bir algılama yoktu; sadece silahlı mücadelenin büyük bir enerjiyle sürdürülmesinin, sadece sivil ve askeri yetkililerin tümü üzerinde kazanılacak bir zaferin, sadece hükümetin devrilmesinin ve ülke çapında iktidarın ele geçirilmesinin devrimin başarısının güvencesi olabileceğini anlamıyorlardı.
    Denizcilerin ve askerlerin büyük kitleleri kolayca isyan ediyorlardı. Ama aynı oranda yumuşak başlılıkla da tutuklanmış subayları akılsızca serbest bırakıyorlardı. Subayların vaatlerle ve kandırarak kendilerini sakinleştirmesine izin veriyorlardı. Böylece subaylar, çok değerli bir zaman kazandılar; takviye güçleri getirdiler, isyancıların gücünü kırdılar ve daha sonra da hareketi en vahşi biçimde bastırıp önderlerini idam ettiler.
    Bu 1905 askeri isyanları ile 1825’teki Dekabristlerin isyanlarını karşılaştırmak özellikle ilginçtir. 1825’te siyasal hareketin önderleri neredeyse tümüyle subaylardı ve subaylar da soylulardan oluşuyordu. Bu subaylar, Napolyon savaşları sırasında Avrupa’daki demokratik düşüncelerle temasa geçmişler ve bundan etkilenmişlerdi. O dönemde serf durumunda olan asker kitlesi pasif durumdaydı.
    1905’in tarihi tümüyle ayrı bir tablo ortaya koyar. Subaylar, bir kaç istisna hariç, ya burjuva-liberal, reformist ya da açıkça karşı-devrimciydiler. Askeri üniforma altındaki işçiler ve köylüler isyanların ruhuydu. Hareket, halkın tüm kesimlerine yayılmış ve Rusya tarihinde ilk kez sömürülenlerin çoğunluğunu kapsıyordu. Ama bir taraftan kitleler arasındaki dirençlilik ve kararlılık eksikliği –çoğu başkalarına güvenme hastalığına tutulmuşlardı–, diğer taraftan ordu üniforması içindeki devrimci sosyal-demokrat işçi örgütünün eksikliği, önderliği kendi ellerine almalarını, devrimci ordunun başına geçmelerini ve hükümete karşı bir saldırı başlatmalarını engelledi.
    Yeri gelmişken, bu iki kusurun, sadece kapitalizmin genel gelişimiyle değil, aynı zamanda bugünkü savaş tarafından da –belki istediğimizden daha yavaş, ama kesinlikle– ortadan kaldırılabileceğini belirtebilirim...4
    Her durumda, Rus devrim tarihi, 1871 Paris Komünü tarihi gibi, bize, militarizmin, ulusal ordunun bir bölümünün diğer bölümüne karşı zafer kazanan bir mücadelesi dışında asla ve hiç bir koşulda yenilemez ve yok edilemez olduğuna ilişkin yadsınamaz dersler öğretmiştir. Militarizmi suçlamak, ona sövmek ve onu “reddetmek”, eleştirmek ve zararlı olduğunu tanıtlamak yeterli değildir; askerlik hizmetini yerine getirmeyi barışçıl olarak reddetmek aptallıktır. Görev, proletaryanın devrimci bilincini korumak ve onun en iyi unsurlarını, sadece genel olarak değil, ordu barakalarında somut olarak eğitmektir; öyle ki, halkın mayalanması en üst düzeyine ulaştığında, devrimci ordunun başına geçebilsinler.
    Herhangi bir kapitalist ülkenin günlük deneyimi de bize bazı dersler öğretir. Böyle bir ülkenin her “küçük” bunalımı, büyük bir bunalım sırasında büyük çaplı olarak ortaya çıkacak olan çatışmaların unsurlarını, eksikliklerini küçük ölçekte bize gösteren deneyimlerdir. Örneğin, bir grev kapitalist toplumun küçük bir bunalımı değil de nedir? Prusya İçişleri Bakanı Bay von Puttkammer, “Her grevde devrim ejderhası pusuda bekler” derken haklı değil miydi? En barışçıl, en “demokratik” –belirteçi hoşgörün– kapitalist ülkelerde bile, her grevde askeri birliklerin devreye sokulması, gerçek büyük bir bunalımda durumun nasıl olacağını göstermiyor mu?
    Ama yeniden Rus devrim tarihine dönelim.
    İşçilerin grevlerinin, bütün ülkeyi ve sömürülenlerin en geniş, en geri kesimlerini nasıl sarstığını, köylü hareketini nasıl başlattığını ve silahlı kuvvetlerdeki isyanlara nasıl eşlik ettiğini göstermeye çalıştım.
    1905 sonbaharında hareket doruk noktasına ulaştı. Çar, 19 (6) Ağustosta, halk temsili konusunda bir duyuru yayınladı. Sözde Buligin Duması, gülünç derecede az sayıda insanı kapsayan oy hakkı temelinde oluşturuldu ve bu garip “parlamento”, yasama gücüne değil, sadece tavsiye niteliğinde, danışmanlık gücüne sahipti.
    Burjuvalar, liberaller, oportünistler, korkuya kapılmış çarın bu “armağanı”na dört elle sarılmaya hazırdılar. Bütün reformistler gibi 1905’teki reformistlerimizin de tek amacı, halkın huzursuzluğunu yatıştırmak, devrimci sınıf güçlerini durdurmak ya da en azından onun mücadelesini yavaşlatmak olan reformların ve özellikle reform vaatlerinin ortaya çıktığı tarihsel koşulları anlayamamışlardı.
    Rus devrimci sosyal-demokrasisi, Ağustos 1905’te göstermelik anayasanın bu ihsanının gerçek niteliğinin bilincindeydi. Bu nedenle, hiç duraksamadan şu sloganları attı: “Kahrolsun danışma Duması! Dumayı Boykot! Kahrolsun çar hükümeti! Çar hükümetini devirmek için devrimci mücadeleye devam! Rusya’nın ilk gerçek halk temsilcileri meclisini çar değil, geçici bir devrimci hükümet toplantıya çağırsın!”
    Tarih, devrimci sosyal-demokratları haklı çıkardı, çünkü Buligin Duması asla toplanamadı. Devrimci fırtına bu dumayı toplanamadan silip süpürdü. Ve bu fırtına, çarı, seçmenlerin sayısını büyük ölçüde artıran ve Duma’nın yasama özelliğini kabul eden yeni bir seçim yasasını çıkarmaya zorladı.5
    Ekim ve Aralık 1905, Rus devriminin yükseliş çizgisinde en üst noktayı gösterir. Halkın devrimci gücünün tüm kaynakları eskisinden çok daha büyük bir akarsuya aktı. Grevcilerin sayısı –daha önce söylediğim gibi Ocak 1905’te 440.000’di– Ekim 1905’te (sadece bir ayda!) yarım milyonun üzerine çıktı. Sadece fabrika işçilerini kapsayan bu sayıya, yüz binlerce demiryolu işçisini, posta ve telgraf çalışanını eklemek gerekir.
    Genel demiryolu grevi, demiryolu ulaşımını tümüyle durdurdu ve en etkili biçimde hükümetin gücünü felç etti. Barış zamanlarında genç beyinleri bilgiç profesörlerin bilgelikleriyle aptallaştırmak için kullanılan ve öğrencileri burjuvazinin ve çarın uysal uşaklarına dönüştüren konferans salonlarının ve üniversitelerin kapıları ardına kadar açıldı. Böylece bu salonlar, binlerce işçinin, zanaatkarın ve büro işçisinin siyasal konuları açıkça ve özgürce tartıştıkları kamu toplantı alanları oldu.
    Basın özgürlüğü kazanıldı. Sansür, yalın biçimde yok sayıldı. Hiç bir yayıncı, yayının bir kopyasını yetkililere sansür için göndermeye kalkışmadı ve yetkililer de buna karşı önlem almaya cesaret edemediler. Rusya tarihinde ilk kez, devrimci gazeteler St. Petersburg’ta ve diğer kentlerde özgürce yayınlandı. Sadece St. Petersburg’ta, 50.000 ile 100.000 arasında baskı yapan üç sosyal-demokrat günlük gazete6 yayınlanıyordu.
    Proletarya hareketin başında yürüyordu. Sekiz saatlik işgününü devrimci eylemle kazanmaya girişmişti. “Sekiz saatlik işgünü ve silah!”, St. Petersburg proletaryasının savaş sloganıydı. Devrimin yazgısının sadece silahlı mücadeleyle belirlenebileceğini ve belirlenmesi gerektiğini, her gün sayıları artan işçi kitlelerine açıkça gösteriyordu.
    Çatışmaların ateşi içinde, kendine özgü bir kitle örgütlenmesi, tüm fabrikalardan delegelerin katıldığı ünlü İşçi Temsilcileri Sovyetleri7 oluşturuldu. Pek çok kentte bu İşçi Temsilcileri Sovyetleri, geçici bir devrimci hükümet ve ayaklanmanın organları ve önderliği rolünü üstlendiler. Asker ve Denizci Temsilcileri Sovyetleri örgütleme girişimlerinde bulunuldu ve İşçi Temsilcileri Sovyeti’yle birleştirmeye çalışıldı.
    Bu zamanda, Rusya’nın pek çok kentinde küçük yerel “cumhuriyetler” niteliğinde bazı gelişmeler oldu. Hükümet yetkilileri görevden alındı ve İşçi Temsilcileri Sovyetleri fiilen yeni hükümet işlevini üstlendi. Ne yazık ki, bu dönem çok kısa sürdü, “zaferler” zayıftı ve yalıtıktı.
    Köylü hareketi, 1905 sonbaharında daha büyük boyutlara ulaştı. Uyezdlerin üçte birinden fazlası sözde “köylü karışıklıkları”ndan ve sürekli köylü ayaklanmalarından etkilendi. Köylüler, iki binden daha fazla malikaneyi yaktılar ve yağmacı soyluların halktan çaldığı gıda stoklarını kendi aralarında paylaştılar.
    Ne yazık ki, bunlar da tam olarak yeterli değildi. Ne yazık ki, köylüler, büyük toprak mülklerinin sadece on beşte birini, Rusya topraklarının yüzünden büyük feodal toprak sahipliği utancını silmek için yok edilmesi gerekenin sadece on beşte birini yok ettiler. Ne yazık ki, köylüler, dağınıktı, eylemleri birbirinden yalıtıktı; yeterince örgütlü değillerdi, yeterince saldırgan değillerdi ve devrimin yenilgisinin temel nedenlerinden birisi de buydu.
    Rusya’nın ezilen halkları arasında bir ulusal kurtuluş hareketi alevlendi. Rusya nüfusunun yarısından fazlası, yaklaşık beşte üçü (tam olarak %57’si) ulusal baskı altındadır; kendi anadillerini kullanma özgürlüğü bile yoktur, zorla Ruslaştırılmaktadır. Örneğin on milyonlarca müslüman, hızla –bu dönem, her çeşit örgütlenmenin hızla geliştiği dönemdi– Müslümanlar Birliği’ni örgütlediler.
    Bu dönemde, Rusya’da ulusal kurtuluş hareketlerinin işçi hareketiyle birlikte nasıl büyüdüğünü, dinleyicilere, özellikle de genç dinleyicilere göstermek için bir örnek vereceğim:
    Aralık 1905’te, yüzlerce Polonyalı okul çocukları, tüm Rusça kitapları, resimleri ve çarın tablolarını yaktılar ve Rus öğretmenler ile Rus okul arkadaşlarına saldırdılar, “Defolun! Rusya’ya geri dönün!” diye bağırarak okuldan attılar. Polonyalı ortaokul öğrencilerinin talepleri arasında şunlar vardı: 1) tüm ortaokulların İşçi Temsilcileri Sovyeti’nin denetimi altına alınması; 2) okullarda birleşik öğrenci ve işçi toplantısı yapılması; 3) ortaokul öğrencilerinin, gelecekteki proletarya cumhuriyetine bağlılıklarının bir simgesi olarak kırmızı gömlek giymelerine izin verilmesi.
    Hareketin dalgaları daha da yükselince, devrimle savaşmak için gericilik daha büyük gayretle ve kararlılıkla silahlandı. Karl Kautsky (yeri gelmişken, o zamanlar henüz bir devrimci marksistti, bugünkü gibi sosyal-yurtseverliğin ve oportünizmin en büyük savunucusu değildi), 1902 yılında yazdığı “Toplumsal Devrim” kitabında söyledikleri 1905 Rus devrimiyle doğrulandı. Şöyle yazıyordu:     “... Gelecek devrim... hükümete karşı kendiliğinden bir ayaklanmadan daha çok, uzun süreli bir iç savaş gibi olacaktır.”     Öyle oldu ve gelecek Avrupa devrimi de şüphesiz öyle olacaktır!
    Çarlık, kinini özellikle yahudilerden çıkardı. Bir taraftan, yahudiler, devrimci harekete yüksek oranda (toplam yahudi nüfusa oranla) önderler sağlamıştır. Ve bugün de, diğer uluslarla karşılaştırıldığında göreceli olarak yüksek oranda enternasyonalistler sağlıyorlar. Diğer taraftan, çarlık, eğer doğrudan yönetilmiyorsa, halkın en cahil tabakalarının yahudilere karşı en kötü önyargılarını pogromlar örgütlemek için ustaca kullandı. Bu pogromlarda, yüz kentte dört binin üzerinde kişi öldürülmüş ve on binden daha fazla kişi sakat bırakılmıştır. Barışçıl yahudilerin, kadınlarının ve çocuklarının bu iğrenç katliamı, uygar dünyanın nefretine yol açtı. Bununla, şüphesiz, uygar dünyanın gerçek demokratik unsurlarını kastediyorum ve bunlar, yalnızca sosyalist işçiler, proleterlerdir.
    Batı-Avrupa’nın en özgür, hatta cumhuriyetçi ülkelerindeki burjuvazi, “Rus vahşeti” konusunda ikiyüzlü sözlerle, en utanmazca finans işlemlerini, özellikle çarlığı mali olarak destekleyerek8 ve sermaye ihracı yoluyla Rusya’nın emperyalist sömürüsüyle vb. birlikte yürütmeyi çok iyi becerir.
    1905 devrimi, Aralıkta Moskova ayaklanmasıyla doruğa ulaştı. Örgütlü ve silahlı işçilerden oluşan az sayıda isyancı –sayıları sekiz binden fazla değildi–, dokuz gün boyunca, Moskova garnizonuna güvenmeyen çarın hükümetine karşı savaştılar. Gerçekte çar hükümeti, Moskova garnizonunu hapsetti ve St. Petersburg’tan Semenovski Alayını getirerek isyanı bastırabildi.
    Burjuvazi, Moskova ayaklanmasını yapay bir şey olarak tanımlamayı ve onunla alay etmeyi sever. Almanya’nın sözde “bilimsel” yazınında, örneğin Bay Prof. Max Weber, Rusya’nın siyasal gelişimine ilişkin çok uzun incelemesinde Moskova ayaklanmasını bir “darbe” olarak niteler. “Lenin grubu” diyor bu “yüksek eğitimli” Bay profesör, “ve sosyalist-devrimcilerin bir kesimi, bu akılsız ayaklanma için uzun süredir hazırlanıyorlardı.”
    Korkak burjuvazinin bu profesörce bilgeliğini doğru değerlendirmek için, sadece grev istatistiklerini anımsatmak yeterlidir. Ocak 1905’te, yalın siyasal grevlere katılanların sayısı 123.000’di; Ekimde sayı 330.000’e ve Aralıkta en yüksek düzeyine ulaştı – tek bir ayda yalın siyasal grevlere katılanların sayısı 370.000’dir. Devrimin ilerlemesini, köylü ve asker ayaklanmalarını da anımsarsak, Aralık ayaklanmasına ilişkin burjuva “bilimsel” görüşü, sadece bir saçmalık değil, aynı zamanda en tehlikeli sınıf düşmanı olarak proletaryayı gören korkak burjuvazinin temsilcilerinin sıkça başvurduğu bir manevradır.
    Gerçekte, Rus devriminin değiştirilemez yönelimi, çar hükümeti ile sınıf bilincine sahip proletaryanın öncüsü arasındaki silahlı, kesin sonuçlu bir muharebeye doğru olmuştur.
    Rus devrimini geçici yenilgiye yönelten zayıflıkların neler olduğunu daha önceki açıklamalarımda işaret etmiştim.
    Aralık ayaklanmasının bastırılması, devrimin geri çekilmeye başladığına işaret etti. Ama bu dönemde de, son derece ilginç anlar vardır. İşçi sınıfının en militan unsurlarının iki anını, devrimin geri çekilişini denetime almaya çalışmalarını ve yeni saldırı hazırlıklarına girişmelerini anımsatmak yeterli olacaktır.
    Ama zamanım bitmek üzere ve dinleyicilerimin sabırlarını kötüye kullanmak istemem. Yine de, devrimin en önemli yanlarını –sınıf niteliğini, itici güçlerini ve mücadele yöntemlerini– genel hatlarıyla, böylesine büyük bir konunun kısa bir konferansta verilebildiği kadarıyla verebildiğimi düşünüyorum.9
    Rus devriminin dünya açısından önemine ilişkin bir kaç şeye işaret edelim.
    Coğrafi, ekonomik ve tarihsel olarak Rusya, sadece Avrupa’ya değil, aynı zamanda Asya’ya da aittir. Bu nedenle, Rus devrimi, sadece Avrupa’nın en büyük ve en geri ülkesini tümüyle uyandırmayı ve devrimci proletaryanın önderliğinde devrimci bir halk yaratmayı başarmakla kalmamıştır.
    Bundan daha fazlasını da başarmıştır. Rus devrimi, tüm Asya’da bir hareket ortaya çıkardı. Türkiye, İran ve Çin’deki devrimler, 1905 büyük ayaklanmasının derin izler bıraktığını ve yüz milyonlarca insanın ileri hareketinde ifadesini bulan etkisinin söküp atılamaz olduğunu tanıtlamaktadır.
    Rus devrimi, dolaylı bir biçimde, Batı ülkelerinde de etkili olmuştur. Çarın anayasa duyurusu haberleri 30 Ekim 1905’te Viyana’ya ulaştığında, bu haberin Avusturya’daki genel oy hakkının kesin zaferinde belirleyici bir rol oynadığı unutulamaz.
    Haberleri veren bir telgraf, Avusturya Sosyal-Demokrat Parti Kongresi’nde yoldaş Ellenbogen –o sıralar henüz sosyal-yurtsever değil, bir yoldaştı– siyasal grevler üzerine raporunu sunarken, konuşmacı kürsüsünde okundu. Görüşmeler hemen kesildi. “Bizim yerimiz sokaklar!” – Avusturya sosyal-demokrasinin delegelerinin toplandığı salondan yükselen haykırışlar buydu. Ve izleyen günler, hem Viyana’da büyük sokak gösterilerine, hem de Prag’da barikatlara tanık oldu. Avusturya’da genel oy hakkı muharebesi kazanıldı.
    Sık sık Rus devrimi konusunda, bu geri kalmış ülkedeki olayların, sürecin ve mücadele yöntemlerinin Batı-Avrupa modeliyle çok az benzerliğe sahip olduğunu ve bu nedenle de hiç bir pratik öneme sahip olamayacağını söyleyen Batı-Avrupalılarla karşılaşıyoruz.
    Şüphesiz, gelecek Avrupa devrimindeki olası muharebelerin biçimleri ve nedenleri, bazı açılardan Rus devriminin biçimlerinden farklı olacaktır.
    Yine de, Rus devrimi –kesinlikle, konuşmamdaki özgün anlamında, proleter niteliğinden dolayı– gelecek Avrupa devriminin öndeyişidir. Hiç kuşkusuz, bu gelecek devrim, sadece bir proleter devrim olabilir ve sözcüğün en derin anlamıyla, içeriği açısından da bir proleter, sosyalist devrim olabilir. Bu gelecek devrim, bir yandan, sadece şiddetli savaşların, sadece iç savaşların, insanlığı sermayenin boyunduruğundan kurtarabileceğini, diğer yandan, sadece sınıf bilincine sahip proleterlerin, sömürülen büyük çoğunluğuna önderlik edebileceğini ve edeceğini çok büyük ölçüde gösterecektir.
    Avrupa’daki bugünkü mezar sessizliği bizi aldatmamalıdır. Avrupa, devrime gebedir. Emperyalist savaşın korkunç dehşeti, her yerde yaşamanın yüksek maliyetinin yol açtığı acılar, devrimci bir ortam doğurmaktadır; ve egemen sınıflar, burjuvazi ve onun uşakları, hükümetler, çok büyük başkaldırılar olmaksızın asla kendilerini kurtaramayacakları çıkmaz bir sokağa doğru, çok ama çok hızla gidiyorlar.
    1905’te Rusya’da, çar hükümetine karşı bir halk ayaklanması, demokratik bir cumhuriyet kurmak amacıyla proletaryanın önderliğinde başladığı gibi, aynı biçimde, Avrupa’da da, gelecek yıllarda, kesinlikle bu yağmacı savaş yüzünden, mali sermayeye karşı, büyük bankalara karşı, kapitalistlere karşı, proletaryanın önderliğinde halk ayaklanması ortaya çıkacaktır; ve bu başkaldırılar, burjuvazinin mülksüzleştirilmesinden, sosyalizmin zaferinden başka biçimde sonuçlandırılamaz.
    Biz eski kuşak, belki bu gelecek devrimin nihai savaşlarını görecek kadar yaşamayabiliriz. Ama ben, İsviçre’nin ve tüm dünyanın sosyalist hareket içinde böylesine görkemli biçimde çalışan gençliğinin, gelecek proleter devriminde sadece savaşma değil, aynı zamanda zafer kazanma şansları olacağına olan kesin umudu ifade edebileceğime inanıyorum.
   
    N. Lenin
    9 (22) Ocak 1917
   
    Pravda, N° 18,
    22 Ocak 1925
   
    V. İ. Lenin, Toplu Yapıtlar,
   Cilt 23, s. 236-253,
    Moskova, 1964