LATİN-AMERİKA'DA GERİLLA HAREKETLERİ TAM TAKIM (2 KİTAP)


325.00TL 192.50TL

LATİN 1 https://www.ilkeris.com/urun-detay/8

LATİN 2 https://www.ilkeris.com/urun-detay/9


     Latin-Amerika'da Öncü Savaşı


        Latin-Amerika ülkelerinde Öncü Savaşları 1971-72 yıllarında genel bir yenilgi durumuyla karşılaştı. Özellikle 1965-69 yıllarında Öncü Savaşlarının tüm Latin-Amerika ülkelerinde büyük atılım göstermesine karşın, daha ilerki yıllarda ard arda yenilgilerin ortaya çıkması, teorik planda revizyonizmin güçlenmesine yol açtı. 1965-69 yıllarının gerilla liderlerinden pek çoğu, tümden silahlı mücadeleyi terkederek, barışçıl yötemlerle yapılan çalışmalara giriştiler. Doğal olarak bu oluşum, diğer geri-bıraktırılmış ülkeleri etkiledi. Bu ülkelerde, gerek Latin-Amerika'da gerilla savaşlarının yenilgisi, gerekse şehirlerin ideolojik etkisi sonucu, gerilla savaşları büyük ölçüde frenlendi. Kimi ülkelerde silahlı mücadeleyi savunan gruplar küçük bir grup durumunda kalırken, kimi ülkelerde ise gerilla savaşı tek yönlü ve çok parçalı yürütülmek durumundadır. Revizyonizmin ideolojik etkileri sonucu silahlı mücadele saflarında ortaya çikan sapmalar, bu durumun hem bir sonucuydu, hem de durumu derinleştiren bir faktördür. Böylece, silahlı mücadele örgütleri, ideolojik planda her türlü revizyonist, oportünist ve pasifist görüşlerle kozunu paylaşamadı. Bunun yerine silahlı mücadele saflarındaki sapmalarla uğraşmak, başlı başına ideolojik mücadeleyi oluşturuyordu. Oligarşının yoğun baskı ve takip koşulları altında safların sürekli bölünmesi, gerilla savaşını franleyen ve gelişmesını engelleyen başat unsur oldu. Bir yandan da pratiğin getirdiği acil görevlerin yürütülmesi gerekiyordu. Bu durumda "ideolojik ayrılıklar" ın tartışmalarının uzun sürmesi, kaçınılmaz olarak pratik görevleri engeliyor ve silahlı mücadele örgütlerinin gelişen olayların gerisinde kalmasına yol açıyordu. "İdeolojik" tartışmalar, hemen hemen her konunun yeniden ele alınmasına yol açıyordu. Öyle ki yıllar önce uzun uzun tartışılmış ve karara bağlanmış pek çok konu, yeniden tartışma konusu oluyordu. Silahlı mücadele saflarında ortaya çıkan her yeni ayrılık, Küba Devrimi'nden Latin-Amerika ülkelerinin her birine kadar, tüm deneylerin yeniden ve yeniden ele alınması şeklini alıyordu. Böylece "yeni-Amerikalar" keşfediliyor (!) ve teori Küba, Latin-Amerika pratiklerinin kısır tartışması içinde, soyut akıl yürütmelerin ürünü oluyordu...

        Latin-Amerika denilince, ilk akla gelen Che Guevara'dır. Che'nin çeşitlı yazıları ve faaliyetleri ile oluşturduğu gerilla savaşı teorisi, başlı başına bir olgudur. Gerilla savaşı üzerine her konu, dönüp dolaşıp yine Che'ye gelir. Bu yüzden Che'nın teorisinin anlaşılması başlı başına özel önem taşır.

        Che'nin teori ve pratiğinin yorumlanmasında en sık karşılaşılan olgu fokoculuktur. Debray'ın, Che "adına" konuşarak geliştirdiği ve "Devrimde Devrim" kitabıyla yaydığı fokucu anlayış, Che adına Che'nın "katledilmesi"dir. Debray'ın görüşleri, Che'nin teorik tespitlerinden daha çok pratiğinin ele alınmasına dayanır. Oysa ki pratik, belirli bir anda teoriye bağlı olarak yapılan özel faaliyettir. Ancak genel ile özelin diyalektik ilişkisini gözardı eden Debray, pratiği, genelin özeldeki yansımaları yönünden değil de, genelden ayrı özelleşmiş yönü ile ele almıştır. Böylece ortaya basit, ama basit olduğu kadar yanlışlığı içeren bir "teori" çıkmıştır. Ama Latin-Amerika'daki tüm gerilla deneylerinin, özellikle foko girişimlerin, fokocu uygulamalarının Debray'dan kaynaklandığını söylemek yanlıştır. Daha Debray "teori"sini piyasaya sürmeden çok önceleri pek çok gerilla girişimleri ortaya çıkmıştır. Brezilya'da Capora fokusu (1966), Peru'da ELN ve MIR'in gerilla faaliyetleri (1965), Venezüella'da FLN-FALN (1962-65), Guetamala'da Cesar Montes ve Yon Sosa'nın yönetimindeki gerillalar ve nihayet Sandinistlerin oluşumu (1960) bunların örneğidir, ve Latin-Amerika'da da en çok sözü edilen gerilla deneyleri bunlardır. Gerçekler böyle olmasına karşın, genellikle Latin-Amerika'da gerillaların "fokoculuk" yüzünden yenildiği yargısı yaygındır.

        Latin-Amerika'yı ele alırken bizim yaklaşımımız, oportünist ve pasifitlerden temelden farklıdır. Onlar için Latin-Amerika gerilla deneyleri, bu yolun yanlışlığının göstergesidir ve her şey bu yönden ele alınır. İkinci olarak, oportünisler ve pasifistler, Latin-Amerikalı devrimciler "adına" "ne yaptıklarını" söylerler ve onlara yaptıklarının "ne olduğunu" öğretirler. Çünkü onlar "dünya devriminin trafik polisliğini" yapmaktadırlar. Üçüncü özellikleri ise, Latin-Amerika gerilla savaşlarından işlerine geleni ele alırlar ve ele aldıklarını da işlerine geldiği yönden "incelerler". Bizlerin yaklaşımı ise, Latin-Amerika gerilla savaşlarının başarısızlıkları kadar başarılarıyla da bir bütün olduğu ve bizlere zengin deneyler bıraktıklarıdır. Ve ikinci nokta, Latin-Amerika'da gerilla mücadelesi noktalanmamıştır, tersine sürüp gitmektedir ve Latin-Amerika devrimci mücadelesinde tarihsel rolünü oynamaya devam etmektedir.

        Ülkemizde en sık duyulan sözler: "Latin-Amerika ile ülkemizin farklı olduğu"dur. Pekâlâ Latin-Amerika nedir ve ülkemizden neden ve ne yönden farklıdır? Soyut ve boş sözlerle gevezelik edenlerin tersine, bu soruyu ilk cevaplayan yine THKP-C olmuştur. Mahir yoldaş Kesintisiz Devrim II-III'de farklılıkları 4 ana başlık altında inceler:

        1) Jeo politik durumu,

        2) Tarihi ve sosyal gelişim,

        3) Ekonomik büyüme seviyesi ve küçük-burjuvazinin politik ve ekonomik örgütlenmesi,

        4) Tarihi özellikler.

        Bu özellikler, yani ülkelerin yerel, tarihi, gelenek ve görenekleri, tarihsel gelişimi, politik yapısı ve üreticı güçlerin gelişme seviyesi, salt devrim teorisinin taktiklerine yön veren unsurlardır. Bu konudaki farklılıklar, her ülkenin devrim stratejisinin kendine özgü ara aşamalarının niteliğini biçimlendirir. Bu yüzden, falanca ülkede gerilla savaşı kır gerillası ile başladı, ya da gerilla savaşında şu eylem biçimleri uygulandı yahut da şu politik ve askeri hedeflere yöneldi türünden tartışmalar taktik nitelikte olduğundan, devrim teorisi yönünden genel bir nitelik taşımaz. Bu anlamda, Latin-Amerika ülkelerinin özgül koşulları ve bu koşullardan kaynaklanan faaliyetlerin üzerinde durmak ve üstelik bunları temel ideolojik "fark" belirleyici olarak öne sürmek sakat anlayışın ürünüdür...

        Latin-Amerika'nın özellikleri nedir?

        İlkin, Latin-Amerika ülkelerinin hepsi de, emperyalist hegemonya altında bulunan ülkelerdir. Yani bu ülkelerde iç dinamik çarptırılmış ve dışa göre belirlenmiştir. Bu yüzden bu ülkelerin tümünde sürekli milli bunalım mevcuttur. Bu ülkelerin tarihsel gelişimi, emperyalizmin değişik bunalım dönemlerinin ilişki ve çelişkilerinin ülkeye yansımasının ürünüdür. Emperyalizmin III. bunalım döneminde, emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel (kapitalizmin dış dinamikle gelişimi), bu ülkelerde emperyalizm içsel bir olgu olmuştur. Ve süreç içinde, oligarşi içinde tekelci-burjuvazi egemen olmuştur. Latin-Amerika' daki 1950 sonrası tüm askeri darbelerin arkasında yatanlar gerçeklerden birisi de budur. Bu ülkelerde, gerilla savaşlarının sürekli değişik yollar izlemesinin temel nedeni bu süreçtir. Sürecin değişik evrelerinde, bu evrelerin yarattığı değişik koşullarda taktiklerin aynı olamayacağı açıktır. Bu yüzden Latin-Amerika devrimci mücadelesinin en önemli bir dersi, farklı koşullarda farklı taktiklerin izlenmesi gerektiğidir. Ancak strateji eksik olduğundan, taktikler stratejiye bağımlı olamamış ve her taktik evre bağımsız bir süreç olmuştur. Latin-Amerika ülkelerinde her dönemde görülen gerilla mücadelelerinin birbirinden bağımsız olmasının nedeni budur. Bu en açık olarak örgütsel yapılanışta görülebilir.

        Brezilya'yı ele alacak olursak bu süreci daha iyi izleyebiliriz. Çünkü Brezilya, diğer Latin-Amerika ülkelerine göre daha hızlı bu süreci yaşamış ve diğerlerine göre daha gelişmiş bir yapıya sahiptir.

        Brezilya, 1942 yılına kadar, temel olarak Alman emperyalizminin yarı-sömürgesi durumunda bir ülkeydi. Ancak Brezilya' da ayrıca Fransa, Belçika ve İngiltere'nin de önemli yatırımları bulunmaktaydı. I. bunalım döneminde, bu dönemde en ileri emperyalist ülke durumunda olan İngiltere ile eşitsiz gelişimle büyüyen Alman emperyalizmi Brezilya üstünde "rekabet"lerini sürdürmektedir. Ancak I. paylaşım savaşına doğru, Brezilya'da İngiliz egemenliği yerini Almanya'ya bırakmıştır. İngiltere'nin bu gelişmesi, temelde I. bunalım döneminin özelliklerinin Brezilya'ya yansımasından başka bir şey değildir. Bu dönemde emperyalist yatırımlar temel olarak alt-yapıya yönelmiştir. Özellikle demiryolu yapımı emperyalistlerin temel yatırım alanıdır. (Aynı yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nda da emperyalist yatırımlar demiryolları yapımında yoğunlaşmıştır.) 1889'da Pedro II'nin tahttan feragat etmesiyle Brezilya Cumhuriyeti'nin kurulması, emperyalizmin ülkeye doğrudan yatırımlara yönelmesine maddi bir temel sağlamıştır. Bu yıllarda temel sanayi, tekstil sanayidir.

        I. paylaşım savaşını izleyen yıllarda, Almanya'nın yenilgisine bağlı olarak, ülkede emperyalizmin yayılması bir süre duraksamıştır. Bu yıllar, aynı zamanda ülke içindeki ayaklanma ve isyanlar dönemidir. Bu isyanlar, genellikle küçük-burjuvazinin kendiliğinden hareketleri durumundadır. Ülkedeki sanayi burjuvazisi ruşeym halinde olduğundan bu hareketlerde yer almamaktadır. Oysa ki, bu hareketlerin hedefi "geleneksel" oligarşidir. Emperyalist sermaye ihracına paralel olarak Brezilya'da belirli ölçülerde alt-yapı oluşturulmuş olmakla birlikte, kapitalizm zayıftır. Kapitalizmin iç dinamikle gelişmesi için maddi koşulların varolmasına rağmen, emperyalizmin ülkeye yaptığı sermaye ihracı iç dinamiği çarptırmış ve dış dinamiğe tabi kılmıştır. 1942 yılında Brezilya' nın Almanya ile ilişkilerini kesip ABD ile savunma ittifakı kurmasıyla ülkede ABD egemenliği başladı. 1942-50 yılları arasında ABD kökenli sermayenin ülkeye hızla akmasına paralel, yerli tekelci burjuvazi (emperyalizmle bütünleşmiştir) hızla gelişmeye başladı. Bu süre içinde milli burjuvazi gerilemektedir. 1950 yılında Vargas'ın yeniden başkanlığa seçilmesi Brezilya-ABD ilişkilerinin daha da gelişmesine yol açtı. İlk olarak Brezilya-ABD Ortak Ekonomik Gelişme Komisyonu kuruldu ve 1952 yılında da Ekonomik Gelişme Ulusal Bankası bu komisyonun girişimiyle kuruldu. Aynı yıllarda Kore'ye asker gönderilmesi kabul edildi.

        Vargas döneminde, emperyalizmin ülkede hızla gelişmesi, gerek yerli hakim sınıflar içinde (oligarşi), gerekse halk arasında büyük huzursuzluklara yol açtı. 1954 Ağustos'unda silahlı kuvvetler "Ulusa Açıklama" adlı bir bildiri yayınladı ve bu bildiride Vargas açıktan eleştiriliyordu. Bunun üzerine başkanlığa Kubitschek seçildi ve Goulart başkan yardımcısı oldu. Kubitschek'in ekonomi-politikası Brezilya'da kapitalizmi geliştirmekti. Dış borçlanmalar sürdürüldü. Bu arada uluslararası planda Kubitschek stratejik bir plan hazırlamıştı. "Pan-Amerikan Çalışma Planı" olarak adlandırılan bu plan, ABD'nin o zaman ki başkanı Eisenhower tarafından reddedildi. (Bu plan, Kenedy'nin "İlerleme İçin İttifak" planının aynısıdır.) Ülke içinde enflasyon hızı yeniden artmaya başladı ve 1960'a doğru en üst seviyeye çıktı. (1958 genel ekonomik buhranın yansısı). Kubitschek, tespit edilmiş ekonomik büyüme hedefine ulaşmak için enflasyonun denetlenmesinden vazgeçti. IMF, ekonomik büyüme hızını düşürmesi koşulu ile 300 milyon dolar kredi vermeyi öneriyordu. Bu durumda Kubitschek IMF'nin önerisini kabul etmedi ve Washington'daki İMF-Brezilya görüşmelerinin kesilmesine karar verdi. Buna paralel olarak da, Ekonomi Bakanlığına, ulusal kapitalizm yanlısı Pais de Almeida'yı atadı. Ancak artan enflasyon oranı Kubitschek'i kitlelerin gözünden düşürmüştü. Bunun sonucu olarak 1960 seçimlerini kaybetti. Seçimleri kazanan Janio Quadros başkan oldu. Quandros 8 ay süren başkanlığı süresince, ABD ile ilişkileri bozmamasına karşın, dış politikada bazı bağımsız adımlar attı. Küba ile diplomatik ilişki kurdu ve Birleşmiş Milletler'e Çin Halk Cumhuriyeti'nin alınması lehinde oy verdi. (O yıllarda ABD buna karşıydı.) Ağustos 1960'da istifa ederek yerini Goulart'a bıraktı.

        Goulart'ın başkanlığına kadar emperyalizm ülkeye iyice yerleşmişti. Milli burjuvazi tamamen emperyalistlerle işbirliği yapar hale dönüştürülmüştü. 1961 yılı verilerine göre, en büyük 66 kuruluşun toplam sermayesinin %33'ü yabancı, %38'i devlet ve sadece %11'i özel kuruluşlara aittir. Goulart'ın en büyük başarısı 743 milyon dolarlık kısa vadeli borçları ödemesi ve uzun vadeli borçlanmaya yönelmesidir. Ancak 1961'de enflasyon oranı da %37'ye ulaşmıştı. 1963 ortalarında Brezilo Maliye Bakanlığına atandı. Brezilo, "Sol Jakobenler" denilen hareketin yöneticilerindendi. Kendisi, Küba Devrimi'nin etkisi altında devrimci-milliyetçi biriydi. Goulart yönetiminin bu sola açılışı, aynı zamanda 1964 askeri darbesinin nedeni oldu.

        1964 askeri darbesine kadar ki dönemde Brezilya'da emperyalizm iyice yerleşmiş, ancak siyasal planda etkinliği yeterli düzeyde değildi. Emperyalizmle bütünleşmiş tekelci burjuvazi gelişmiş olmasına karşın, oligarşi içinde etkin ve yönlendirici unsur değildi. 1964 darbesiyle birlikte oligarşi içindeki sınıf ilişkileri değişti.

        "1964 darbesinden itibaren Brezilya toplumunun en çarpıcı görünümü onun ikili karakterindedir: Ekonomik iktidar yönetici sınıfların ağır basan kesimlerinin elinde olması ve politik iktidarın askerileşmiş bir bürokrasi tarafından yürütülmesi. Sömüren sınıf, her biri Brezilya'da kapitalist gelişmenin ayrı birer aşamasını ifade eden ve her birinin özgül çıkarları bir bütün olarak sınıfın çıkarları ile uyum halinde ya da olmayan 5 ana kesimi içermektedir: Sanayi burjuvazisi (milli burjuvazi), büyük kahve burjuvazisi, toprak sahipleri -Latifundistler- oligarşi, Brezilya devlet sermayesinin yöneticileri ve uluslararası tekelci sermaye ile onun yerli ortakları. Bu sınıflar içinde ağır basan yön, devlet sermayesi ve uluslararası sermaye ile onun yerli ortaklarıdır. 1964 darbesiyle ... Bu egemen blok içinde, dayanıklı üretim malları sektörü ve ağır-sanayi emperyalizme, hafif ve orta sanayi emperyalizmin yerli ortaklarına ve alt-yapı ve kamu yatırımlarını devlet sektörüne bırakan bir işbölümü gerçekleşti.

        Sao Paulo'da yoğunlaşmış olan sanayi burjuvazisi (milli) asla başat unsur olamadı ve askeri rejimin ayrıcalık politikasıyla güçsüzleşmiştir. Sao Paulo kahve burjuvazisi, kahvenin ulusal üretimdeki payının düşmesine paralel, gerileyen bir güçtür. Toprak sahipliği oligarşisi ise, en gerideki kesimdir, ancak ekonomik ağırlığına göre politik gücü daha fazladır." [1*]

        Brezilya'da dış dinamikle kapitalizmin (emperyalist üretim ilişkileri) gelişmesine paralel olarak, ticaret burjuvazisi oligarşi içinden tasfiye edilmiştir. Zaman içinde de orta-burjuvazi (Quartum buna "sanayi burjuvazisi" diyor) ve latifundist oligarşinin en büyükleri hariç diğerleri tasfiye edilmiştir (1969 askeri cunta içi darbe ile). Böylece Brezilya'da oligarşi, devlet sektörü, en büyük Latifundistler (toprak sahipleri) ve yerli tekelci burjuvaziden (ve emperyalizm) oluşmaktadır. (Ancak Brezilya' da en geniş Latifundiaların sahipleri, genellikle yabancı kişilerdir. Ülkenin büyük yüzölçümü -8,5 milyon km2- küçük-üreticiliğin yaygın olmasını sağlamaktadır. Ayrıca "kahve burjuvazisi" bu büyük latifundistlere dahil olmuştur.

        Brezilya'nın bu tarihsel gelişimi, ülkedeki pek çok kendiliğinden gelme ayaklanma ve isyanların bir nedenidir. 1964' lere kadar ülkede genel nitelikte bir suni denge oluşturulamamıştır. Ancak 1964-69 arasında, askeri yönetimin faaliyetleri ile bu denge kurulabilmiştir. Daha önceki dönemde, ülkede dengenin kararsızlığı mevcuttur. Ancak bu durum hiçbir biçimde devrim ve karşı-devrim ikilemi halinde olmamıştır. Böyle olabilmesi için devrim güçlerinin örgütlü ve etkin olması gerekiyordu. Oysa Brezilya'da devrim güçleri yerine, ilerici unsurlar, özellikle devrimci-milliyetçiler etkindir. Bu yüzden kararsız denge, devrimci-milliyetçilerin tasfiyesi ile oligarşi lehine bozulmuştur.

        Brezilya'nın bu durumu ve 1964 darbesi ile ülkedeki nitel değişimler, hemen hemen tüm Latin-Amerika ülkelerinde görülmüştür. Ancak ülkeler arası eşitsizlik, gelişmenin farklı yıllarda olmasına yol açmıştır. Örneğin aynı durum Bolivya'da 1965-70 arasında denenmiş, ancak başarıya ulaşamamıştır. Bu kez 1972 yılında yenilenmiş ve başarıya ulaşmıştır. Arjantin'de 1974'te gerçekleşen askeri darbe aynı değişimi ifade eder. Bu durum Şili'de 1973' de Allende'nin devrilmesi ile olurken, Uruguay'da 1973 askeri darbesi ile olmuştur.

        Temelde askeri darbelerle ortaya çıkan bu durum, oligarşi içinde emperyalizm ve yerli-tekelci burjuvazinin hakim unsur olmasının pratik ifadesidir. Aynı zamanda geri-bıraktırılmış ülkelerdeki eski sınıf ilişkilerinin değişmesidir. (III. bunalım dönemi özelliklerinin hakim olması) Bu askeri darbelere kadar ülkelerdeki oligarşi ile devrimci-milliyetçiler arasındaki nispi denge (dengenin kararsızlığı bunu ifade eder) bozulmuş ve devrimci-milliyetçilerin politik etkinliği kırılarak, oligarşi devletin tüm kurumlarına hakim olmuştur. (Aynı süreç 1971' de 12 Mart ile ülkemizde de ortaya çıkmıştır.)

        Che'nin, "Amerika'da halkın baskısı ile oligarşik dikta arasındaki denge durumunun bir kararsızlığı mevcuttur" dediği dönem böyle sona ermiştir.

        Che'nin tespitleri, kimilerince gerilla savaşının artık geçerli olmadığını ispatlamak için kullanılırken, kimilerince de "maceracılığı" ispatlamak için kulanılmaktadır. Hangi yönden alınırsa alınsın, hepsi de Che'nin tespitlerinin genel ve özel koşullara göre biçimlenişinin gözardı edilmesine dayanır. (Kimi tümden özelleştirip, genel ve evrensel yönünü atar. Kimisi tümden genelleştirip, özel ve geçici yönünü mutlaklaştırır.)

        Latin-Amerika ülkelerinde kır ve şehir gerilla savaşı üzerine militarist sapmalar bu süreçte sık sık görülmüştür. 1967 Bolivya'da Che'nin öldürülmesine kadar, Kıta çapında kır gerillası yaygındır. Ancak bu kır gerilla savaşları, ya devrimci-milliyetçilerin hareketleri şeklinde olmuş (Brezilya'da MNR, Venezüella'da MIR örneği gibi) ya da "geleneksel" KP'lerin de dahil olduğu geniş tabanlı gerilla hareketleri olmuştur. (Venezüella'da FALN, Kolombiya' da FARC gibi). Bunların dışında "geleneksel" KP'lerden ayrılarak bağımsız gerilla kolunun oluşturulduğu ilk örnek Peru'da görülmüştür. (MIR ve ELN). Tüm bu gerilla hareketleri, gerek devrimci-milliyetçilerin "kısa sürede zafer" tutkularının, zamanla kararsızlığa dönüşmesi, gerek ayrışmaların ortaya çıkması, gerekse de stratejik ya da taktik yanılgılar nedeniyle gelişememiştir. Bu konuda en ilginç ve tipik örneklerden birisi Venezüella'dır.

        23 Ocak 1958'de, Fabricio Ojeda'nın başkanlığındaki yurtsever bir cunta tarafından yönetilen gizli bir mücadele sonucunda, Pery Jimonez, askeri ayaklanma tehlikesi ve halk gösterileri karşısında iktidardan çekildi. Aynı yıl yapılan seçimlerde VKP ve MIR'in adayı Larazabal, Betancourt karşısında yenildi, Betancourt böylece iktidara geldi. 1962 yılında VKP ve MIR ortak harekete geçti. 7-8 gerilla cephesi kurularak kır gerillası başlatıldı. Bu cepheler Portuguesa eyaleti, Lara, Yaracuay, Falcon, Doğu ve Guaricio bölgelerine dağılmıştı. Aynı zamanda UTC (Unidad Tactical Comondos-Taktik Komando Birlikleri) oluşturulmuştu. UTC, şehir gerillası olarak, hareketin tüm yükünü çekiyordu. 1963 yılında şehir gerillası yoğun saldırılara girişti. MIR-KP-URD ve Demokratik Eylem Partisi'nden (Betoncourt'un partisi) ayrılmış bir gruptan oluşan FLN (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve FALN (Ulusal Kurtuluş Silahlı Kuvvetleri) oluşturulmuştu. 1963 sonlarına doğru saldırılar yoğunlaştırıldı, ancak devrimci güçler Aralık seçimlerini engelleyemediler. Sonuçta Betoncourt'un arkadaşı Leoni seçimi kazandı. Bunun üzerine FALN birlikleri şehirlerde saldırıları durdurarak bir "ateş-kes" anlaşması yapmaya karar verdiler. Bu durumda kır gerilla birlikleri, tek başına kalmış oldu. Bundan yararlanan düşman, çeşitli cephelere güçlerini dağıtmış olan birlikleri, birer birer yok etmeye başladı. Falcon ve Lara cephesi ayakta kalabildi. 1965 yılında VKP-MK Komitesi gerilla savaşını durdurma kararı aldı. Alınan karar şöyledir:

        "... Olaylar devrimci cephenin işi ele almasına imkan vermektedir. FALN'ın bir kısım gerilla birliklerine ve UTC'ye bir çekidüzen vermesi zorunludur... Yeni bir ateş-kes hali değil, fakat çok daha kökten bir şeyler yapmak gereklidir. Mücadele tarzında yeni bir viraj almak söz konusudur. Yeni bir taktik döneme giriyoruz. Bu dönemde bütün mücadele biçimlerini bir arada kullanmak yerine, gerillaların ve UTC'nin eylemlerine ara verilecek, buna karşılık politik atılımlar öne geçecektir." (abç) [2*]

        Aynı türden bir kararı da MIR aldı. Bunun üzerine ayakta kalmış en önemli gerilla cephesi Falcon'daki gerilla birliği yöneticileri D. Bravo (VKP üyesi), Fabricio Ojeda (MIR üyesi) ve Americo Martin şehirlere inerek KP'nin ve MIR'in kararının yarattığı buhranı çözmeye çalıştılar. (1966) Ancak Fabricio Ojeda Haziran 1966'da şehirde öldürüldü. Aynı günlerde Küba'da eğitilmiş bir birlik ülkeye girmek üzereydi ve Temmuz 1966'da Luben Petkoff' un yönetiminde Falcon kıyılarına çıkan birlik, ilk gerilla birliklerine katıldı. Ancak şehirlerle ilişki tamamiyle kopmuştu, artık 1962' lerdeki UTC bulunmuyordu. Bu durumda kır gerillası kendi gücüyle hareket etmek ve yaşamak durumundaydı. Şehirlerde herhangi bir örgütsel yapının kalmaması, aynı zamanda Americo Marti'nin 1967'de OLAS Kongresine giderken yakalanmasına da yol açtı. 1966 yılının sonlarına doğru D. Bravo Falcon bölgesindeki gerillaların bağımsız olduğunu, yani FLN ve FALN, VKP ve MIR' le hiçbir ilişkisi kalmadığını ve devrim programını Iracana Bildirisi ile açıkladı.

        D. Bravo, 1960'larda başlayan süreci şöyle değerlendirmektedir:

        "Askeri planda düştüğümüz en büyük hata, rastlantılara bel bağlamak, 'maceracı' tutum olmuştur. Her ne kadar, uzayan savaşlardan, uzun savaşlardan söz ediyorsak da, o dönemde de vurucu güç 'golfizm' taktiği uygulamaktaydı. Betancourt'u birkaç saat içinde veya bir-iki çatışmadan sonra devirmek istiyorduk. Bu görüş hesaba gelmez bozgunlara malolmuştur bize; bir gerilla ordusu kurabilmemizi engellemiştir; umutsuz bir savaşa çok fazla sayıda aktif kuvvetle katılmamızı gerektirmiştir."

        "Geçmişte (1962 yılı kastediliyor), politika ve hareket planında çok saldırgan olan askeri çizgimiz, devrim hareketine büyük savaş gücü vermekteydi; ne var ki kısa vadeli olan bu görüş bizim uzun savaş stratejimize uymuyordu; başarısızlığı hazırlayan da bu olmuştur." [3*]

        "Sistemli bir açık" stratejinin bulunmaması, aynı dönemin niteliğidir. Bu doğaldır, çünkü o dönemde (1962-65) VKP ve MIR gerilla savaşına katılmışlar ve bizzat başlatmışlarsa da, gerilla savaşını taktik mücadele olarak kabul ediyorlardı. Sonuçta "koşullar değiştiğinde taktikler de değişir" ilkesinden hareketle, gerilla savaşını terkettiler. Daha ilerki yıllarda Fabricio Ojeda ve D. Bravo stratejinin oluşturulması için yoğun çaba gösterdiler ve bu konuda oldukça ilerleme kaydettiler. Ancak bu stratejinin yazılı bir metni bizlere kadar ulaşmış değildir. Sadece Bravo'nun söylediklerinden bu konuda bazı sonuçlara varabiliriz. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin oldukça özlü anlatımı olan bu sözler dikkatle okunmalıdır.

        "Birleşik isyan ya da bazılarının deyimiyle 'birleşik savaş', stratejik bir hattır, kurtuluş mücadelesinin özelliklerinin nesnel tanımından başlayarak, kısa vadeli isyan unsurlarının ve (ülkemizde sürüp gitmekte olan) uzun savaşın değişmez unsurlarını keşfeder ve ondan yararlanır...

        Öncü kuvvet seferber halde bulunur, devrim yöneticilerini korursa, silahlı mücadele gitgide daha canlı bir şekilde devam eder; ama savaşın derinleşmesi ve başarıların billurlaşması ancak kitlelerin aktif biçimde o savaşa katılmalarıyla mümkündür...

        Kitleler silahlı mücadele saflarına heyecanla katıldığı zaman, devrim yeni bir karakter kazanır; muhtevasıyla olduğu kadar, biçimiyle de öncü (avangard) savaştan halk savaşı aşamasına geçilir." (abç) [4*]

        Latin-Amerika'da 1967 sonrasında görülen en önemli olgulardan birisi de, şehir gerilla savaşıdır. Şehir gerilla savaşının en geniş ölçükte yürütüldüğü ülke ise Brezilya'dır.

        Brezilya'da 1967-71 arası şehir gerilla eylemlerinin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

        "Devrimci savaşın ilk bombası Mart 1968'de Sao Paulo'daki ABD konsolosluğunda patladı. Bu saldırı daha sonra POLOP-Muhalefeti ile birleşen MNR'nin eylemidir... Bundan hemen sonra banka soygunları başladı. Bunları ilk olarak POLOP-Muhalefeti ve MNR gerçekleştirdi... Ağustos 1968'de ilk tren soygunu gerçekleştirildi. (Marighella'nın ALN örgütü tarafından)... Daha sonra eylemler ülkenin diğer kenlerine sıçradı... 1968 Haziran'ında küçük bir devrimci grup, Sao Paulo Ordu Hastanesi muhafızlarına karşı bir eylem düzenledi. Bu orduya yönelik ilk saldırıdır. Eylemin amacı muhafızların silahlarına el koymaktır. Ve başarıldı. Bu eylemi POLOP-Muhalefeti/MNR örgütü gerçekleştirdi. (Daha sonra VPR adını alacaktır) ... Daha sonraki günlerde II. Ordu Komutanı, radyo ve televizyondan bir kaç eski tüfeğin çalındığını... Silahlı eşkiyaların sadece küçük birliklere saldırabileceğini... Kendi karargâhına gelmeye cesaret edemeyecekleri'ni açıkladı. Bunun üzerine aynı örgüt II. Ordu Merkez Karargâhını bombaladı ... 1969 ortalarında MAR örgütü MNR'nin 6 üyesini askeri cezaevinden kaçırdı ... 1 Mayıs 1969'da Sao Bernardo radyo istasyonu bir grup militan tarafından ele geçirildi ve bildiri ve sloganlar yayınlandı. Bir hafta sonra ALN Ulusal Radyo evini işgal edip Marighella'nın bir konuşmasını yayınladı ... Aynı yıl içinde Vietnam ve Bolivya'da görev yapmış olan ve Brezilya'da sağcı terörist grupları örgütlemek ve eğitmekle görevli ABD subayı yüzbaşı Chandler öldürüldü ... 1969 sonbaharında devrimcilerle baskı güçleri arasında pek çok silahlı çatışma meydana geldi. 15 Ağustos-4 Kasım 1969 arasındaki Rio ve Sao Paulo'daki 6 çatışmada devrimciler 6 ölü-5 yaralı, polis ve ordu ise 2 ölü-10 yaralı kayıp verdiler ... 1969 Eylül' ünde Brezilya'da silahlı mücadele Rio'da ABD elçisinin kaçırılmasıyla uluslararası ün kazandı. ALN'nin bu eylemi sonucunda 15 devrimcinin serbest bırakılması sağlandı... 4 Kasım 1969'da Marighella öldürüldü... Mart 1970'de Sao Paulo Japonya Konsolosu kaçırıldı ve Mayıs 1970'de Alman Büyükelçisi kaçırıldı ve karşılığında 40 devrimcinin serbest bırakılması sağlandı... Aralık 1970'de İsviçre Büyükelçisi kaçırıldı ve karşılığında 70 devrimcinin serbest bırakılması sağlandı." [5*]

        Aynı şekilde gerilla savaşlarında ortaya çıkan militarizm sapmasının en tipik örnekleri de Brezilya'da ortaya çıkmıştır. Brezilya'daki militarist sapmayı Quartum şöyle ifade ediyor:

        "Bir bütün olarak gerilla savaşının nesnel gerçeklerine uygun olan şehir gerilla eylemlerinin taktiksel yolu neyi hedeflemelidir? Banka soygunları, her zaman teoride kabul edilen halk ordusunun çekirdeğinin sadece kır gerilla birliğinin olabileceği ilkesinden, kesin ve açık bir sapma değil midir? Stratejik amaca yönelik ilk çıkış için yapılan hazırlıklara güvenilmekteydi. Fakat onlar, fiilen diğer yolu izlemeye başladılar. Pratikte başlayan mücadele, küçük bir öncü örgütün, silahların yarattığı etkiye dayanan araçlarla, askeri-oligarşik devletin bunalımının derinleştirilebileceği düşüncesine dayanmaktaydı.

        Böylece, şehir eylemlerinin güçlü dinamizmi, şehirlere dayanan bir strateji ile devrimci örgütlerin yönlendirilmelerine yolaçtı. Teoride ise, onlar, halk ordusunun nüvesi ve stratejik bir müfreze olarak kır gerillasının gerekliliğini kabul ediyorlardı. Böylece, teori kesinlikten saptı; pratik ise, ayrı bir teori gibi, tamamiyle bir kılavuz haline geldi." (abç) [6*]

        Bu durum, dünya gerilla savaşı literatürüne Brezilya'dan giren "şehir sarhoşluğu"nu ifade eder. Bu, şehir eylemlerinin, az bir güçle yarattığı büyük etkiye aldanarak, şehir gerilla savaşının sınırlılığını unutmak, böylece "sınırsız süre yaşayabilme" ile "sınırsız ölçüde genişleyebilme"yi karıştırmak ve şehir gerillası ile az gücün "sınırsız ölçüde genişleyebileceği" sonucuna ulaşmaktır. Militarist sapmanın durumu budur. Bu konu üzerine Quartum şöyle yazıyor:

        "Şehir gerilla savaşının sınırlılığını özetlersek, onun gizliliği nedeniyle kitlelerden uzak kalmasıdır. Kırlarda hareketli stratejik birlik, zaman içinde gelişebilmek için bulunduğu yerden geri çekilebilir, çünkü kır gerilla savaşı, gerillalara savaş alanını seçme olanağı tanıyan hareketliliği ile yürütülen bir yıpratma savaşıdır. Şehir gerilla savaşları ise, aynı tür eylemleri sınırsız süre tekrarlayabilir. Onlar gizli destek üsten çıkarak, tekrar aynı yere geri dönmeyi mümkün kılabilecek belirli hedeflere hücum eder. Askeri gücün inşasında bir etmen olarak, zaman unsuru, kır gerilla hareketi için yavaş yavaş güçler dengesini değiştirebilme ve köylü kitlelerinin artan oranda harekete katılımını sağlayarak bir halk ordusuna dönüşebilme niteliğine sahiptir. Ama şehir gerillası zaman etkenini kullanarak aynı sonuca ulaşamaz. Şehirlerde kitleler ile silahlı öncü arasında sürekli bir ilinti bulunmadığı için, buralarda öncü birliğin halk ordusuna dönüşmesi söz konusu değildir. Bunun anlamı şehir gerilla eyleminin bir kitle mücadelesi olmadığıdır. (kadro eylemi niteliği). Bunun için şehir öncüsü, bir 'ayaklanma odağı'nın, yani devrimci kadroların askeri-politik bir birliğinin uzatılmış savaş yolu ile bir isyana doğru gelişim yönünde gidemez. Şehir gerilla hareketinde katılım bireysel katılımdır; şehir gerilla hareketine katılanlar kitleler değil, yeni kadrolardır." [7*]

        Özellikle şehir gerilla eylemlerinin son iki yılında (69-71), Brezilya'da ortaya çıkan kendiliğindencilik, profesyonel militanlık ve "örgüt yaşamı" konusunda "militarist" görüşle ve de sekterlikle desteklenen kendine özgü bir kendiliğindenciliktir. Çünkü şehirlerde silahlı mücadele sınırlıdır, (şehir gerilla savaşı ve öncü mücadelesi ile halk isyanı ve kitle mücadelesi arasında bir ayrım vardır ve bu ayrım, salt uzatılmış savaşla kırlarda kapatılabilir.) ve politik ve askeri mücadelenin birleştirilmesi zorunludur. "Savaşın yaygınlaştırılması"na güvenilmelidir. Şehirlerde devrimci savaş, özellikle askeri harekât, "silahlı eylem grubu" eylemi olarak sınırlandırıldığı zaman, politika ile savaş arasındaki sınırda verilen bir mücadele haline gelir. Bu durumun, halk kitleleri içinde politik çalışmayı örgütleyebilmek için şehir gerilla eylemlerinin sınırlamalarını yenmede kesin faktörleri gözönünde tutanlar ile, şehir gerilla savaşının başlangıçtan sonrası üzerine ayaklanma bakış açısına sahip olanlar ve "askeri örgütün bir partinin silahlı kanadı olmasını önlemek" için silahlı örgütlerin "politikleştirilmesini" reddedenler arasında anlaşmazlık koşulları yaratması doğaldır.

        Latin-Amerika ülkelerinde ortaya çıkan kır ve şehir gerilla savaşındaki militarist sapmalar, gerilla savaşının niteliğini ve gerekli ön koşullarını hesaba katmayan "sol" kendiliğindenciliktir. Latin-Amerika ülkelerinde 1960-67 kır gerilla savaşları ve 67-72 şehir gerilla savaşları, doğru devrimci çizginin bulunmasına ve sistemli bir plan bütününün (strateji) hazırlanmasına hizmet etmiştir.Latin-Amerika'daki devrimci mücadelede ortaya çıkan diğer bir sapma da revizyonizmdir.

        "Yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde gerilla grupları teşkil etmek daha zordur. Şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu yaratarak gerilla savaşlarını frenler. Bu da bir çeşit 'örgütçülük' ya da 'kurumculuk' yaratır ki, az çok 'normal' sayılabilecek olan dönemlerde, halkın geçim şartlarının başka durumlara nazaran pek o kadar çetin olmaması ile nitelenebilir." [8*]

        Che'nin, revizyonizmin gerilla savaşlarını frenleme olgusuna değindiği bu sözler, ayna zamanda geri-bıraktırılmış ülkelerde revizyonizmin maddi temellerini ifade etmektedir. III. bunalım döneminin yeni-sömürgecilik yöntemleri sonucu, geri-bıraktırılmış ülkelerde, emperyalist üretim ilişkilerinin geliştirilmesi, ülkenin şehirleşmisini hızlandırmış ve orta ve hafif sanayinin (gerçek sanayileşme değildir, yani iç dinamikle gelişmemiştir) gelişmesi, şehir kitlelerinin kapitalizmin ve emperyalizmin çelişkilerini daha açık hissettmelerine, yaşamalarına yol açmaktadır. Bu da, bu bölgedeki kitlelerin politize olmasına yol açmaktadır. Ancak bu politize olmuşluk durumu, ne suni dengenin bozulması, ne de kitlelerin siyasal bilince ulaşması demektir. Bu durum kaçınılmaz olarak, devrimci hareket içinde ekonomik ve demokratik mücadelenin öneminin abartılmasına yol açmaktadır. Che'nin, "barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları" dediği budur. Böylece kitlelerin ekonomik-demokratik mücadelesinin içine girerek, bir yandan bu mücadeleye önderlik etmek, diğer yandan da bu mücadele içinde kitlelere siyasi bilinç ileterek, bu mücadeleyi siyasal mücadeleye dönüştürme çalışması, temel "devrimci" çalışma olarak öne çıkar. Böylece silahlı aksiyon yöntemlerinin temel alınması devrimci unsurların gözünde "gereksiz" olarak ortaya çıkar. Devrimci unsurlar, ekonomik-demokratik mücadelenin gelişmesinin getireceği "büyük olayları" bekleme durumunda, konformizme kayarlar. Bu da gerilla gruplarının (şehir ve kır) oluşturulmasını engeller. (Devrimci unsurların subjektivizme yönelmesi.)

        Che, başka bir yazısında bu durumun nedenlerini ve pratiğini şöyle belirtir:

        "Bu tutum neden ileri geliyor? Halk enerjisini neden hep böyle boşuna harcıyor? Bunun tek nedeni var: Bazı Amerika ülkelerinde ilerici güçler taktik hedefler ile stratejik hedefleri korkunç bir şekilde birbirine karıştırıyorlar, küçük taktik sorunlarda büyük stratejik hedefler görmek istemişlerdir ... Bunlar düşman topçusunun ateşine maruz kalan geçici mevzilerdir.

        Bu mevzilerin adı, parlamentodur, kanuniliktir, yasal ekonomik grevdir, ücret artışıdır, burjuva anayasasıdır, bir halk kahramanının serbest bırakılmasıdır... Ve işin en kötü tarafı şudur ki, bu mevzileri elde etmek için bile, burjuva devletinin oyun kurallarını kabul etmek ve bu tehlikeli siyasal oyuna katılmak iznini alabilmek için de uslu ve aklı başında insanlar olduğumuzu, hiçbir tehlike arz etmediğimizi; örneğin kışlalara ve trenlere saldırmak, köprüleri uçurmak, katilleri ve işkence uzmanlarını cezalandırmak, dağlara çıkıp ayaklanmak ya da yumruklarımızı sert ve kararlı bir biçimde kaldırarak, Amerika'ya son kurtuluş mücadelesinin kesin müjdesini vermek gibi tehlikeli işlerle bir alış-verişimizin olmadığını ispat etmek lazımdır." [9*]

        Che, bizim gibi ülkelerde ekonomik ve sosyal durumun, revizyonizmin ve pasifizmin taktik örgütlenmesi için maddi bir temel teşkil ettiğini ve bunun gerilla örgütlenmesini frenlediğini bu şekilde ortaya koyuyor.

        Açıktır ki, gerilla savaşını yürütebilmek için asgari bir örgütlenme şarttır. Bu örgütlenme ise, kadro örgütlenmesi olup, bu kadroların, revizyonizm ve oportünizmin her çeşidinin etkisi altında olmaması demektir. Ve örgütlenmeyi sağlamak, bir yerden sonra revizyonizm ve oportünizmin ideolojik etkisini kırmak ya da sınırlamakla mümkündür. Zaman zaman silahlı mücadeleyi temel alan örgütlerin içinde ortaya çıkan sağ-sapmalar, bu durumun bir başka ifadesidir.




     Latin-Amerika’da

     Pasifikasyon

     ve Sol








      Latin Amerika'nın burjuva sağının bir tek güçlü yanı var: Derin bir siyasal ve ideolojik kriz içerisinde olan solun zayıflığı. Askeri diktatörlüklerden sonra demobilizasyon gelmişti, kanlı iktidarın uzun yıllarından sonra insanlar artık zorla ilgili, "devrimci zorla" da ilgili bir şey istemiyorlar. Demokrasi içinde iyi bir yaşama olan ümitleri kısa sürede boşluğa düşmesine rağmen, memnuniyetsizlikleri henüz isyana dönüşmüyor, daha çok azim kırıklığına, yılgınlığa ve dört duvar arasına çekilmeye dönüşüyor. Bir devrimin olabilirliğine artık kimse inanmıyor gibi.

      Askerlerin terörü insanların beyinlerinde derin izler bıraktı. İşkence sadece bilgi almaya hizmet etmemişti ki, sorgulamadan da işkence yapılmıştı ya da saçma sorular sorulmuştu. Hedef tutukluyu kırmak, aşağılamak, onu insanlığından yoksun bırakmak, kimliğini yok etmekti. O, bir numara olmuştu, yerde yatan ve gereksinimlerini denetimsiz yapan, kokan, sakallı ve vahşi bir canavar. İşkencenin kurbanı sadece tutuklu değildi, böylece tüm ailesi ve sosyal çevresi de cezalandırılıyordu. Sürekli işkence görme tehditi, toplum tarafından içselleştirildi ve bir öz savunma olarak uyumlu bir sosyal davranışa yol açtı. "Bütün halk felce uğruyor" deniliyor insan hakları örgütü SERPAJ'ın bir analizinde ve devam ediliyor: "Bu, protestonun taşıdığı riziko, toplumsal hareketlenmenin taşıdığı rizikonun bilinmesi sonucu ortaya çıkan korkunç bir öğrenme sürecinin sonucudur".

      Bugün sol kelime hazinesinden "sosyalizm" ve "devrim" gibi kelimeler kaybolmuş vaziyette, herkes "barıştan", "demokrasiden" ve "çoğulculuktan" bahsediyor. Örneğin Uruguay KP'si "proletarya diktatörlüğü" üzerine hiçbir şey duymak istemiyor, çünkü -uzun yıllar bizzat tutuklu kalmış olan genel sekreter Jaime Perez'in deyimiyle- "ben bu kadar yıllık diktatörlükten sonra diktatörlükler üzerine hiçbir şey bilmek istemiyorum".

      Marks'ın devrimin öznesi olarak belirlediği işçi sınıfının halen toplumsal değişimin taşıyıcısı olup olmadığı, değişen toplumsal yapı ışığında yeniden analız edilmiyor. Endüstri devletlerinde, klasik marksist anlamdaki işçilerin sayısı, mikroelektronik kullanımı sonucu son yıllarda oldukça gerilerken, Güney Amerika'da da, bilgisayar yönlendiriciliğindeki üretim yöntemler, sadece istisnai ülkelerde -örneğin Brezilya- uygulanmaya başlanmış olmasına rağmen, sanayi işçilerinin sayısı hemen hemen yarı yarıya düştü. Milton Friedmanvari monetarist ekonomi politikası, ülkeleri "sanayisizleştirdi", sanayi üretimi ve bununla birlikte çalışanların sayısı düştü. Sözleşmeli işçilerin, küçük işverenlerin ve kendi hesabına çalışanların sayısı ise yükseldi. Buna dolandırıcı, sokak satıcısı, ayakkabı boyacısı, uyuşturucu satıcısı ve hayat kadınlarından oluşan yeni ordu da eklenmeli. Bu gelişmeler karşısında sol, halen büyük ölçüde geçmiş yüzyıla işçi tanımına sarılıyor ve devrimci öznenin bugün kim olduğu sorusunu yeni baştan tartışmıyor.

      ... 1980 yılında "İnter-amerikan güvenlik konseyi" için hazırlanan ve ABD dış politikasının seksenli yıllar için prensiplerinin tanımlandığı ünlü "Santa Fe Komitesinin gizli belgesinde" şöyle deniyordu: Birleşik Devletler ideolojik alanda insiyatifi ele almalıdırlar. Savaş, insan doğasına aittir, politik-ideolojik unsur ön planda olmalıdır. Radyo, televizyon, kitap, yazı ve broşür, fon, burs ve ödül aracılığıyla Latin Amerika aydınlarını kazanmak için bir kampanya örgütlenmelidir." Gizli döküman şu öneriyle bitiyor: "Dış politikanın araçlarına arkadan destek verebilmek için insanların beyni kazanılmak zorundadır. Çünkü politikanın arka desteği olarak inanç, zafer için tayin edicidir:"

      Santa Fe dökümanında açıklandığı gibi, aydınları fethetmeyi hedefleyen savaş baltası raftan indirildi. Olta yemi sadece "takdir görme ve değer kazanma" değildi, ekonomik teşviklerden de oluşuyordu. Diktatörlükler sırasında üniversiteler açlığa terk edilmişti. Budama, önceleri kıtanın gözde fakülteleri sayılan tüm fakülteleri etkilemişti. Montevideo Tıp Fakültesi dünya çapında prestije sahipti ve üniversite kliniği göstermeye değerdi, burada araştırma yapılıyor, ama komşu ülkelerden hastalar da tedavi ediliyordu. Bugün "Hospital de Clinicas'da" araştırma için, ameliyat malzemeleri ve çarşaflar için para bulunamıyor. Manevi ilimler fakültelerinin durumu daha da kötü, çünkü bunların "ürünleri" hemen kullanılmıyor. Arjantin'de bir felsefe profesörü ancak dolmuş parasını ödeyecek kadar ücret alıyor.

      Fakültelerin açlığa terk edilmesiyle birlikte aydınlar doğal işyerlerini kaybettiler. Aynı zamanda işsiz kalan sosyal bilimcilere yeni çalışma sahaları teklif edildi: "Santa Fe dökümanında" önceden belirlendiği gibi, yabancı fonlar tarafından finanse edilen "araştırma enstitüleri" topraktan mantar patlar gibi çıktılar .

      "Project Democracy" de "temiz" vakıflara oynamıştı. ABD Enformasyon Dairesi, "project democracy" bütçesini Senato'nun dışişleri komisyonuna sunduğunda, Demokratik Parti'nin bazı üyeleri tarafından hükümetle olan sıkı bağı yüzünden eleştirilmişti. Senatör Paul Tsongas için çözüm, her büyük partinin asıl olarak vergi gelirlerinden finanse edilen bir vakfa sahip olduğu Batı Alman modelindeydi. Vakıf paralarını alanlar, böylece, hükümet parası olmayan "temiz" para aldıklarını iddia edebilirlerdi. Örneğin Alman Friedrich-Ebert Vakfı, yetmişli yıllarda, komünistlerin iktidara gelmesini önlemek için Portekizli sosyal demokratlara mali yönden büyük destekler vermişti. Bu, ABD Kongresi'ndeki demokratlar böyle söylüyordu, State Department için çok zor olurdu. Senatör Edward Kennedy'nin bir çalışma arkadaşı, bir gazete ile röportajında, Tsongas'in önerisine heyecanlı bir şekilde katılmıştı: "Bu iyi düşünceyi destekliyoruz."

      "Otuzlu yıllarda, Latin Amerika'da, yabancı vakıflardan mali destek almayı kabul eden bir solcu aydını bulabilmek pratik oiarak mümkün değildi. Bugün enstitüsü, bir Avrupa ya da Kuzey Amerika vakfı tarafından finanse edilmeyen bir sosyal bilimciyi bulmak çok zor." Bunu ABD sosyoloğu James Petras, Uruguaylı haftalık dergi "Brecha" da "Latin Amerika solunun başkalaşması" başlıklı bir makalesinde yazıyordu. Sona eren seksenli yıllar yeni bir aydın tipi doğurdu, Gramsci'nin "organik aydınını" değil, imparatorluk tarafından finanse edilen ve ülkesinin toplumsal mücadeleleriyle bağı olmayan "kurumsallaşmış aydını."

      Yabancı finans kaynakları, vakıflar ve aydınlar arasında olan ilişki çok yönlü ve ince bir ilişkidir, ne doğrudan müdahale ne de kaba sansür uygulaması vardır. Ekonomik bağımlılığı gizlemek için aydına, geniş bir hareket özgürlüğü tanınır. "Bu yeni araştırmacılar sınıfının önceki "organik aydınlar" kuşağına kıyasla daha yeni bir yaşam ve çalışma stili vardır" diye yazıyor Petras ve bir anısını anlatıyor: Santiago Araştırma Enstitüsü'nün direktörü, taşradan gelmekte olan annesini karşılıyor. Yeni Peugeot'su ile annesini havaalanından alınca, annesi soruyor: "Bu güzel arabayı nereden aldın?" "Enstitü ödedi, diktatörlüğü yıkmak için arabaya ihtiyacım var." Villalarla dolu bir bölgedeki oğlunun evine yaklaşınca anne soruyor: "Bu güzel evi nereden aldın?" Oğlu cevap veriyor: "Enstitü ödedi, diktatörlüğü yıkmak için yaptığım araştırmamda bu eve ihtiyacım var." Yemek odasına giriyorlar ve anne deniz ürünleri, tavuk, salatalar ve iyi bir kadeh şarapla donatılmış sofrayı görünce şaşırıyor: "Pekala bu yemeğe nasıl ulaştın?" Cevap: "Enstitü ödedi, diktatörlüğü yıkmak için bu yemeğe ihtiyacım var." Bunun üzerine anne kafasını kaşıyor ve şu nasihatı veriyor: "Dikkat et ki, kimse diktatörlüğü yıkmasın, yoksa sen bütün bunları kaybedersin!"

      Bu şaka değil, gerçek: Referandum'dan hemen önce, rejim yanlısı günlük gazete "Mercurio" birkaç sayfa üzerinden, sayı ve isim içeren detaylı bir istatistiği şu başlıkla yayınladı: "Muhalefet yurtdışından nasıl finanse ediliyor." İki küçük yanlışın dışında, verilen bilgiler gerçeklere uyuyordu.

      Altmışlı yılların sonuna doğru, hemen hemen hepsi solcu olan aydınlara karşı genel saldırı, gazetelerin kapatılmasıyla başladı, sol gazeteciler işlerini kaybettiler, yüksek öğretim üyeleri üniversitelerden kovuldular. çoğu cezaevlerine atıldı ya da öldürüldü. Diktatörlük sırasında "enstitüler", bir teorik boşlukta baş gösterdiler, vakıflar, desteği hak etmenin şartlarını geniş tuttular. Entelektüellere belli bir hareket serbestisi tanıyorlardı, parola şuydu: Kafayı kuma gömmeli, dikkat çekmemeli, ayakta kalarak yaşamalı. Bir kez vakıfların çanağına bağlanınca, generaller elveda deyip demokrasiler başlayınca da ayrılmadılar. Bunlar için çalışma piyasası değişmedi, çünkü siviller de üniversitelere para yatırmıyordu. Kim sürgünden geliyorsa, o genellikle yabancı finansman kaynakları ile birlikte "projesini" de beraberinde getiriyor.

      Bu "projelerin" ilk dalgası, temasal olarak öncelikle insan haklarına ve yeni ekonomik modelin araştırılmasına yönelikti; ikinci dalga yeni toplumsal hareketleri araştırdı ve üçüncüsü de demokratikleşme süreci ve dış borçlar problematiği üzerine yoğunlaştı. Bütün araştırmalar, sosyolog Petras'a göre, ortak bir şemaya dayanıyor: "Diktatörlük üzerine araştırmalar diktatörlüğün baskıcı karakterini anlatıyor, ama onun Batı Avrupa ve ABD'deki seçkinlerle olan ekonomik ve askeri bağlantılarını anlatmıyorlar; devletin zoru, insan hakları ihlalleri ile sınırlandırılıyor ve bir sınıfın egemenliğinin, sınıflar mücadelesinin, bir sınıfın zorunun ifadesi olarak kavranmıyor." "Sosyal hareketlere" ilişkin araştırmalar da aynı şemayı izliyor, bunların bileşimi, sözde "dünün ideolojileri" ile hiç bağlantısı olmayan, toplumun tüm katmanlarını kapsayan "heterojen" olarak anlatılıyor. Demokratikleşme üzerine yapılan araştırmalar, merkezine "mümkünlüğü ve yapılabilirliği" koyup geçişi, sivillerle askerler arasında bir transaksiyona indirgiyorlar.

     

      Gaby Weber, Gerilla Bilanço Çıkartıyor, POLİTİK VE ASKERİ SAVAŞ SANATI-IV -İLKERİŞ YAYINLARI https://www.ilkeris.com/urun-detay/20


0.0

Ortalama Puan

0 Değerlendirme
0 Değerlendirme
0 Değerlendirme
0 Değerlendirme
0 Değerlendirme

Yorum Yapmak İçin Hesabınız İle Giriş Yapmanız Gerekli