İlkeriş Yayınları
Sadece Kitap
Zor Teorisi

Politik ve Askeri Savaş Sanatı-III
Friedrich Engels/Zor Teorisi
Belgesel Kitaplar-8
ISBN 978-605-4087-15-0, 10,5x19,5
236 Sayfa,
35 TL.

POLİTİK VE ASKERİ SAVAŞ SANATLARI-III






    TARİHTE ZORUN ROLÜ

    ZOR TEORİSİ

I

    “Genel siyasetin ekonomik hukuk biçimleriyle ilişkisi benim sistemimde öylesine kesin ve aynı zamanda öylesine özgün bir biçimde belirlenmiştir ki bunun incelenmesini kolaylaştırmak için okuru, özel olarak oraya göndermek yersiz olmazdı. Siyasal ilişkiler biçimi tarihsel temel öğe ve ekonomik bağımlılıklar da yalnızca bir sonuç ya da özel bir durum, yani her zaman ikinci dereceden olgulardır. Yeni sosyalist sistemlerden kimileri, deyim yerindeyse siyasal üstyapıları ekonomik durumlardan çıkartarak, yönetici ilke olarak göze batacak biçimde ters bir aldatıcı görünüşü alıyor. Oysa bu ikinci dereceden etkiler, ikinci dereceden etkiler olarak, gerçi vardırlar ve bugünkü günde en duyulur olanlar da onlardır; ama ilk öğeyi yalnızca dolaylı bir ekonomik güçte değil, dolaysız siyasal zorda aramak gerekir.”
    Aynı biçimde bir başka yerde Bay Dühring: “siyasal durumların ekonomik durumun kesin nedeni olduğu ve ters ilişkinin ikinci derecede bir tepkiden başka bir şeyi temsil etmediği önermesinden hareket eder... Siyasal kümelenmeyi kendi başına hareket noktası olarak almayıp da ona yalnızca beslenme erekleri bakımından bir araç olarak baktıkça, kişi ne denli güzel bir radikal sosyalist ve devrimci görünüşüne bürünürse bürünsün, gene de kendinde gizli bir gericilik dozu saklar.”
    Bay Dühring’in teorisi budur. Burada ve başka birçok yerde bu teori düpedüz konmuş, sanki buyrulmuştur. Üç kalın cildin hiçbir yerinde en küçük bir kanıt ya da karşı görüşün çürütülmesine benzer bir şey sözkonusu değil. Ve kanıtlar böğürtlenler gibi ucuz olsaydı, Bay Dühring bize yine de bir kanıt vermezdi. Sorun, Robinson’un Cuma’yı köleleştirdiği ünlü ilk günah ile daha önce tanıtlanmış bulunuyor. Bu bir zor eylemi, yani siyasal bir eylemdi. Ve bu köleleştirme bütün geçmiş tarihin hareket noktasını ve temel olgusunu oluşturduğu ve ona haksızlık ilk günahını, hem de daha sonraki dönemlerde ancak hafifleyecek ve “daha dolaylı ekonomik bağımlılık biçimleri olarak biçim değiştirecek” bir derecede aşıladığı için; öte yandan, bugün de yürürlükte bulunan bütün “zor üzerine kurulu mülkiyet” bu ilk köleleştirmeye dayandığı için, bütün ekonomik olayların siyasal nedenlerle, yani zorla (Gewalt) açıklandıkları ortadadır. Ve bundan memnun olmayan kişi, gizli bir gericidir.
    Her şeyden önce hiç de özgün olmayan bu fikri öylesine “özgün” saymak için, insanın kendi kendisine Bay Dühring’in olduğundan daha az aşık olmaması gerektiğini belirtelim. Birinci plandaki siyasal eylemlerin tarihte kesin etken oldukları fikri, tarih-yazımının kendisi kadar eskidir ve halkların, bu gürültülü sahnelerin arka-planında sessiz sedasız gerçekleşen ve işleri gerçekten ilerleten evriminden bize bu denli az şey saklanmış bulunmasının asıl nedeni de budur. Bu fikir geçmişteki bütün tarih anlayışına egemen olmuş ve ancak Restorasyon çağı burjuva Fransız tarihçileri sayesinde sarsılmıştır; bu işteki tek “özgün” nokta, bir kez daha Bay Dühring’in bütün bunlardan hiç haberdar olmamasıdır.
    Ayrıca, Bay Dühring’in bugüne kadarki bütün tarihin insanın insan tarafından köleleştirilmesine indirgenebileceğini söylemekte haklı olduğu bir an için kabul edelim; yine de sorunun özüne değinmiş olmaktan uzakta kalırız. Çünkü ilk önce şu sorulur: Robinson, Cuma’yı köleleştirmeye kadar nasıl gidebildi? Sadece zevk için mi? Kesinlikle hayır. Tersine, Cuma’nın “ekonomik hizmete köle ya da basit bir alet olarak koşulduğunu ve bir aletten başka türlü de beslenmediği”ni görüyoruz. Robinson Cuma’yı, yalnızca Cuma Robinson yararına çalışsın diye köleleştirilmiştir. Ve Robinson, Cuma’nın çalışmasından kendisi için nasıl yarar sağlayabilir? Yalnızca Cuma’nın emeğiyle, çalışabilecek durumda kalması için Robinson’un ona vermek zorunda olduğundan daha çok geçim aracı üretmesi yoluyla. Demek ki Bay Dühring’in kesin yönergesine aykırı olarak Robinson, Cuma’nın köleleştirilmesinin meydana getirdiği “siyasal kümelenme”yi “kendi başına hareket noktası olarak almamış, ama ona yalnızca beslenme erekleri bakımından bir araç olarak bakmıştır.” –Şimdi efendisi ve egemeni Bay Dühring ile ne hali varsa kendisi görsün.
    Böylece, zorun “tarihsel temel öğe” olduğunu tanıtlamak için Bay Dühring’in kendi öz zenginliğinden türettiği çocukça örnek, zorun araçtan başka bir şey olmadığını, oysa ekonomik çıkarın erek olduğunu tanıtlar. Ve erek, bu ereğe ulaşmak için kullanılan araçtan ne denli “daha temel” ise, ilişkinin ekonomik yanı tarihte, siyasal yanından o denli daha temeldir. Yani örnek, tanıtlayacak olduğu şeyin tam tersini tanıtlar. Ve Robinson ile Cuma için ne olup bittiyse, şimdiye kadar olan bütün egemenlik ve kölelik durumları için de aynı şey olup biter. Baskı, Bay Dühring’in zarif deyimini kullanmak gerekirse, her zaman “beslenme erekleri bakımından bir araç” olmuştur (bu beslenme erekleri en geniş anlamda alınmış), ama hiçbir zaman ve hiçbir yerde işin içine “kendi başına” karışan siyasal bir gruplaşma olmamıştır. Vergilerin devlette sadece “ikinci derecede etkisi” olduğunu ya da bugünkü egemen burjuvazi ile egemenlik altındaki proletarya biçimindeki siyasal gruplaşmanın, egemen burjuvazinin “beslenme araçları” için, yani kâr ve sermaye birikimi için değil de “kendi başına” varolduğu hayalini kurabilmek için Bay Dühring olmak gerek.
    Yine iki adamımıza geri dönelim. Robinson, “elde kılıç”, Cuma’yı kendi kölesi yapar. Ama bu işi başarması için Robinson’un kılıçtan başka bir şeye daha gereksinmesi var. Bir köle herkesin işi değildir. Bir köle kullanabilmek için, iki şeye sahip olmak gerek: Birinci olarak, kölenin çalışması için aletlere ve nesnelere, ikinci olarak da onu dar darına besleme araçlarına. Öyleyse, köleciliğin olanaklı olmasından önce, üretimde belirli bir düzeye ulaşılmış ve bölüşümde belirli bir eşitsizlik derecesinin ortaya çıkmış olması gerek. Ve köle çalışmasının bütün bir toplumun egemen üretim biçimi durumuna gelmesi için üretim, ticaret ve servet birikiminde daha da büyük bir artışa gereksinme vardır. Toprakta ortak mülkiyetin bulunduğu eski ilkel topluluklarda, kölelik ya mevcut değildir ya da çok ikincil bir rol oynar. Köylü kenti olan Roma’da bu böyledir; buna karşılık Roma “dünya kenti” durumuna geldiği ve İtalya toprak mülkiyetinin giderek az sayıda çok zengin mülk sahibi sınıfın eline geçtiği zaman, köylü nüfusun yerini bir köleler nüfusu aldı. Eğer Pers savaşları çağında, kölelerin sayısı Korinthos’ta 460.000 ve Aigina’da 470.000’e çıkıyor ve her özgür kişi başına on köle düşüyordu ise, bunun için “zor”dan daha çok bir şey, yani çok gelişmiş bir ustalık ve bir elsanayisi ile geniş bir ticaret gerekiyordu.
    Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kölelik, zordan çok İngiliz pamuklu sanayisine dayanıyordu; pamuğun yetişmediği ya da sınır eyaletlerde olduğu gibi, pamukçu eyaletler için köle yetiştirilmediği bölgelerde kölelik, yalnızca giderlerini kurtarmadığı için hiçbir zor kullanmak zorunda kalınmaksızın kendi kendine ortadan kalktı.
    kendi kendine ortadan kalktı.
    Eğer Bay Dühring, bugünkü mülkiyeti zor üzerine kurulu bir mülkiyet diye adlandırıyor ve onu “temel olarak belki yalnızca öteki insanların doğal varlık araçları kullanımından dışlanmasını değil ama bundan daha çok bir şey anlamına gelmek üzere, insanın bir köle hizmetine bağlanmasını alan egemenlik biçimi” diye nitelendiriyorsa, bütün ilişkiyi tepetakla ediyor demektir. İnsanın kölelik hizmeti için boyun eğdirilmesi, bütün biçimleri altında, boyun eğdirenlerde, onlar olmadıkça boyun eğdirilen insanı kullanamayacağı iş araçlarının sahipliğini ve ayrıca kölecilikte de onlar olmadıkça köleyi yaşamda tutamayacağı yaşam araçlarının sahipliğini öngerektirir. Bu nedenle, her durumda ortalamayı aşan belirli bir servet sahipliği öngerekir. Bu servet nasıl doğdu? Varsayım olarak bunun çalınmış, yani zor üzerine dayanmış olabileceği ama bunun hiç de zorunlu olmadığı açık. Bu servet çalışmayla, hırsızlıkla, ticaretle ya da dolandırıcılıkla kazanılmış olabilir. Ama çalınabilmesinden önce, çalışma ile kazanılmış olması gerekir.
    Genel olarak, özel mülkiyet tarihte hiçbir biçimde hırsızlık ve zor sonucu olarak ortaya çıkmaz. Tersine. O daha, bazı nesnelerle sınırlı da olsa, bütün uygar halkların eski ilkel topluluklarında vardı. Daha bu topluluğun içinde meta biçimini alana kadar, önce yabancılar ile değişim içinde gelişir. Topluluk ürünleri ne kadar meta biçimini alır, yani ne kadar az üreticinin öz kullanımı ve ne kadar çok bir değişim ereğiyle üretilirse, değişim, hatta topluluk içinde bile, ne kadar ilkel doğal işbölümünün yerini alırsa, çeşitli topluluk üyelerinin servet durumu o kadar eşitsiz bir duruma gelir, eski toprak mülkiyeti ortaklığı o kadar derin bir biçimde aşınır, topluluk bir küçük toprak sahibi köylüler köyü olarak dağılmaya o kadar çabuk gider. Doğu despotizmi ve fatih göçebe halkların değişen egemenliği, bu eski topluluklara binlerce yıl boyunca zarar veremedi; onların gitgide dağılmalarına neden olan şey, büyük sanayi ürünlerinin rekabeti ile doğal ev sanayilerinin zamanla yıkılmasıdır. Burada, Moselle ve Hochwald kıyılarındaki “köy topluluklar”ının ortaklaşa tarımsal mülkiyetinin, henüz gerçekleşmekte bulunan pay edilmesinde olduğundan daha çok zor sözkonusu değildir; ortaklaşa mülkiyet yerine tarlaların özel mülkiyetinin geçmesini kendi çıkarlarına bulanlar köylülerdir. Hatta Keltlerde, Germenlerde ve Pencap’ta olduğu gibi, toprağın ortaklaşa mülkiyeti temeli üzerinde ilkel bir soyluluğun oluşması bile, ilkin hiçbir zaman zor üzerine değil ama özgür onay ve alışkanlığa dayanır. Özel mülkiyetin kurulduğu her yerde bu, değişmiş üretim ve değişim ilişkilerinin sonucudur, ve üretimin artması ve ticaretin gelişmesine yarar, öyleyse özel mülkiyetin kuruluşu, ekonomik nedenlere dayanır. Zor, bu işte hiçbir rol oynamaz. Hırsızın, başkasının malını kendine mal edebilmesinden önce, özel mülkiyet kurumunun varolması gerektiği, yani zor, sahipliğin el değiştirmesine yol açabilir, ama özel mülkiyeti özel mülkiyet olarak oluşturamayacağı açıktır!
    Ama “insanın köle hizmetine boyun eğdirilmesi”ni, onun en çağdaş biçimi, ücretli emek biçimi altında açıklamak için ne zoru sokabiliriz, ne de zor üzerine kurulu mülkiyeti kullanabilirsiniz. Eski topluluğun dağılmasında, yani özel mülkiyetin dolaysız ya da dolaylı genelleşmesinde, emek ürünlerinin meta durumuna dönüşümünün, bunların kişisel tüketim için değil ama değişim için üretilmelerinin oynadığı rol üzerinde daha önce durmuştuk. Ama Marks, Kapital’de açıkça tanıtlamıştır ki –ve Bay Dühring bunun üzerine tek söz bile söylemekten sakınır– gelişmenin belirli bir düzeyinde, meta üretimi kapitalist üretim durumuna dönüşür ve bu düzeyde “meta üretimi ve dolaşımına dayanan sahiplenme yasası ya da özel mülkiyet yasası, kendi öz içsel diyalektiğinin kaçınılmaz etkisi ile kendi karşıtına, eşdeğerler değişimine dönüştü; ilk işlem olarak görünen eşdeğerler değişimi de, birinci olarak sermayenin emek-gücüne karşı değişilen parçasının, başkasının emek-ürününün eşdeğersiz sahiplenilmesinin bir bölümünden başka bir şey olmaması ve ikinci olarak, bu parçanın üreticisi, yani işçi tarafından yalnızca yenilenmesinin değil ama yeni bir artık [fazlalık] ile yenilenmesinin gerekmesi sonucu, artık ancak görünüşte böyle olacak bir biçimde değişti... ilk olarak, mülkiyet bize kişisel emek üzerine kurulmuş gibi görünüyordu... Şimdi ise mülkiyet [Marks’ın açıklaması sonunda], kapitalist bakımından başkasının emeğini karşılığını ödemeden sahiplenme hakkı, işçi bakımından da kendi öz ürününün sahiplenme olanaksızlığı olarak görünür. Mülkiyet ile emek arasındaki ayrılma, sanki bunların özdeşliklerine dayanan bir yasanın zorunlu sonucu durumuna gelir.”
    Bir başka deyişle, hatta her türlü hırsızlık, zor ve hile olanağını dışlayarak, her türlü özel mülkiyetin başlangıçta mülk sahibinin kişisel çalışmasına dayandığını ve işlerin daha sonraki tüm gidişi içinde, yalnızca eşit değerlere karşı eşit değerlerin değişildiğini kabul ederek bile, üretim ve değişimin gelişmesi içinde, gene de zorunlu olarak, bugünkü kapitalist üretim biçimine, üretim ve yaşama araçlarının sayıca az tek bir sınıf elinde tekelleşmesine, engin çoğunluğu oluşturan öteki sınıfın varlıksız proleterler düzeyine düşmesine, spekülatif üretim patlaması ile ticari krizlerin dönemsel yer değiştirmesine ve üretimin bugünkü tüm anarşisine varırız. Bütün süreç hırsızlığa, zora, devlete ya da herhangi bir siyasal karışmaya bir tek kez bile başvurmaya gereksinme kalmaksızın, salt ekonomik nedenlerle açıklanır. “Zor üzerine kurulu mülkiyet”, kendini burada da işlerin gerçek akışını anlama yetersizliğini gizlemeye yönelik palavracılıktan başka bir şey olarak göstermez.
    İşlerin bu gidişi, tarihsel olarak dile getirilirse, burjuvazinin gelişme tarihidir. Eğer “siyasal durumlar ekonomik durumun belirleyici nedeni” olsaydı, modern burjuvazinin feodalizme karşı savaşım içinde gelişmemiş olması ama feodalizmin dünyaya kendi isteğiyle getirilmiş şımarık çocuğu olması gerekirdi. Herkes bilir ki, bunun tam tersi olmuştur. Başlangıçta egemen feodal soyluluğa bağımlı, her kategori angaryacı ve toprak kölesi arasından çıkıp bir araya gelmiş ezilen bir zümre (ordre) olan burjuvazi, soyluluk ile ardı arkası kesilmeyen bir savaşım içindedir ki biri arkasından bir başka erklik yerini fethetmiş ve sonunda en ileri ülkelerde onun yerine erkliğe sahip olmuştur: Fransa’da, soyluluğu doğrudan doğruya devirerek; İngiltere’de, onları gitgide burjuvalaştırıp, kendi dekoratif taçlanması durumuna getirmek üzere kendine katarak. Peki, bu duruma nasıl erişti? Yalnızca “ekonomik durum”un, er ya da geç, güzellikle ya da savaşımla, siyasal durumlardaki bir dönüşümle izlenen bir dönüşümü aracıyla. Burjuvazinin feodal soyluluğa karşı savaşımı, kentin kıra, sanayinin toprak sahipliğine, para iktisadının doğal iktisada karşı savaşımıdır ve burjuvaların bu savaşımdaki kararlaştırıcı silahları da sanayinin önce artizanal, sonra manüfaktüre değin ilerleyen gelişmesi ve ticaretin genişlemesi ile durmadan artan ekonomik güç araçları olmuştur. Bütün bu savaşım boyunca siyasal güç, krallık erkliğinin bir zümreyi ötekiyle kösteklemek için burjuvaziyi soyluluğa karşı kullandığı bir dönem dışında, soyluluğun elindeydi. Ama siyasal bakımdan henüz güçsüz olan burjuvazi, ekonomik gücündeki artış sayesinde tehlikeli olmaya başladığı andan başlayarak krallık, yeni baştan soylulukla bağlaştı ve böylece önce İngiltere’de, sonra da Fransa’da, burjuvazinin devrimine yolaçtı. Fransa’da siyasal koşullar hiçbir değişikliğe uğramamış, oysa ekonomik durum bu koşullar için çok ileri bir duruma gelmişti. Siyasal durum bakımından soyluluk her şey, burjuvazi hiçbir şey idi; toplumsal bakımdan burjuvazi şimdi devlet içindeki en önemli sınıftı, oysa soyluluk bütün toplumsal görevlerinin elinden kaçtığını görmüştü ve bu yitik görevlerin karşılığını kendi gelirleri biçimi altında cebine indirmekten başka bir şey yapmıyordu. Hepsi bu kadar değil: Bütün üretim içinde burjuvazi, bu üretimin —yalnızca manüfaktürün değil ama zanaatçılığın da— uzun zamandan beri çok büyük bir duruma gelmiş bulunduğu ortaçağın feodal siyasal biçimlerinin tutsağı; üretimin angarya ve köstekleri durumuna dönüşmüş olan binlerce loncasal ayrıcalık ile yerel ve bölgesel gümrük engellerinin tutsağı kalmıştı.
    Burjuvazinin devrimi, buna son verdi. Ama, Bay Dühring’in ilkelerine göre, ekonomik durumu siyasal koşullara uydurarak değil, –bu, soyluluk ve krallığın yıllar boyunca boş yere girişmiş bulundukları şeyin ta kendisidir–, tersine, eski çürümüş siyasal hurdayı bir yana atarak ve yeni “ekonomik durum”un içinde varlığını sürdürüp geliştirebileceği siyasal koşulları yaratarak. Ve kendisi için yaratılmış bu siyasal ve hukuksal ortam içinde burjuvazi, parlak bir biçimde gelişti; öylesine parlak bir biçimde ki bundan böyle, artık soyluluğun 1789’daki konumundan uzakta değildir: Gitgide yalnızca daha büyük bir toplumsal gereksizlik durumuna değil ama daha büyük bir toplumsal engel durumuna da gelir; üretici eylemden gitgide daha çok ayrılır ve kendi çağındaki soyluluk gibi, gitgide daha çok gelirini cebine indirmekten başka bir şey yapmayan bir sınıf olur ve burjuvazi kendi öz konumundaki bu altüst oluşu ve yeni bir sınıfın, proletaryanın yaratılmasını, en küçük bir zor numarası olmaksızın, salt ekonomik bir biçimde gerekleştirmiştir. Dahası var. O kendi öz davranışlarının bu sonucunu hiçbir zaman istemedi; tersine bu sonuç, onun istencine, onun niyetine karşı kendini karşı konulmaz bir güç ile zorla kabul ettirdi; kendi öz üretken güçleri onun yönetimine boyun eğmeyecek denli güçlü bir duruma gelmişlerdir ve doğal bir zorunluluk etkisi altındaymış gibi, bütün burjuva toplumu ya yıkıma, ya da devrime doğru götürürler. Ve eğer burjuvalar şimdi yıkılan “ekonomik durum”u yıkımdan kurtarmak için zora başvuruyorlarsa, böyle yapmakla yalnızca Bay Dühring’in “siyasal koşulların ekonomik durumun belirleyici nedeni olduğu” yolundaki kuruntusunun kurbanları olduklarını tanıtlıyorlar; kendilerinin, tıpkı Bay Dühring gibi, “ilkel araçlar” ile, “dolaysız siyasal zor” ile, o “ikinci dereceden olguları”, ekonomik durum ve onun kaçınılmaz evrimini dönüştürmeye ve böylece Krupp topları ile Mauser tüfeklerinin ateşi sayesinde, dünyayı buhar makinesinin ve onun tarafından harekete getirilmiş modern maşinizmin, dünya ticaretinin ve banka ve kredinin bugünkü gelişmesinin ekonomik etkilerinden kurtarmaya yetenekli olduklarını sanıyorlar.

    II
    Bay Dühring’in o gücü her şeye yeten “zor”unu biraz daha yakından inceleyelim. Robinson, Cuma’yı “elde kılıç” köleleştirir. Kılıcı nerden almış? Robinson öykülerinin düşsel adalarında bile kılıçlar, şimdiye kadar ağaçlarda yetişmez ve Bay Dühring bu soruyu yanıtsız bırakır. Tıpkı Robinson’un kendine bir kılıç bulabilmesi gibi, Cuma’nın da bir sabah elde dolu bir tabanca ile ortaya çıktığını kabul edebiliriz ve o zaman tüm “zor” ilişkisi tersine döner: Cuma buyurur ve Robinson köle gibi çalışmak zorunda kalır. Doğrusunu söylemek gerekirse bilimin değil çocuk bahçesinin işi olan Robinson ve Cuma öyküsü üzerindeki fikirlere bu denli sık döndüğümüzden ötürü okurdan özür dileriz, ama elimizden ne gelir? Bay Dühring’in belitsel yöntemini doğrulukla uygulamak zorundayız ve eğer bundan ötürü sürekli olarak salt çocukluk alanında dönüp duruyorsak, bunda bizim suçumuz yok. Demek ki, tabanca, kılıcı yener ve zorun yalın bir istenç işi olmadığını, ama kullanılması için çok gerçek ön-koşullar, özellikle en yetkin olanların o denli yetkin olmayanları altettiği aletler istediğini; ayrıca bu aletlerin üretilmesi gerektiğini, bunun da en yetkin zor araçları, kabaca söylemek gerekirse en yetkin silahlar üreticisinin, o denli yetkin olmayanların üreticisini yendiği anlamına geldiğini, ve kısacası, zorun utkusunun silah üretimine, ve silah üretiminin de genel olarak üretime, yani “ekonomik güç”e, “ekonomik durum”a, zorun emrinde bulunan maddesel araçlara dayandığını, en çocuksu belitler heveslisi bile kuşkusuz kavrayacaktır.
    Zor, bugün ordu ve donanma demektir, ve her ikisi de hepimizin zararını çekerek bildiğimiz gibi, “tuzluya oturur”. Ama zor, para yapamaz, olsa olsa daha önce para yapmış bulunan kişiyi soyup soğana çevirebilir ve gene Fransa’nın milyonları yüzünden zararını çekerek öğrendiğimiz gibi, bu da pek bir işe yaramaz. Demek ki paranın sonunda, ekonomik üretim yolu ile sağlanmış olması gerekir; demek ki zor, bir kez daha, kendisine silahlanma ve aletlerini koruma araçlarını sağlayan ekonomik durum tarafından belirlenir. Ama bu yetmez. Ekonomik önkoşullara hiçbir şey ordu ve donanmadan daha çok bağlı değildir. Silahlanma, bileşim, örgütlenme, taktik ve strateji, her şeyden önce üretim ve ulaştırma olanakları tarafından her durumda ulaşılmış bulunan düzeye bağlıdır. Bu konuda bir altüst etme etkisi yapan şey, deha sahibi büyük komutanların “özgür zekâ yaratıları” değil, daha iyi silahların türetimi ve insan öğesinin, yani askerin değişmesidir; deha sahibi büyük komutanların etkisi, en iyi durumda savaş yöntemini, silahlara ve yeni savaşçılara uyarlamakla sınırlanır.
    14. yüzyıl başında top barutu Araplardan Batı Avrupalılara geçti ve herkesin bildiği gibi savaşın bütün güdümünü altüst etti. Ama top barutunun ve ateşli silahların ortaya çıkması, hiçbir zaman bir zor olayı değil sanayi, yani ekonomik bir gelişme idi. Nesnelerin ister üretimine, ister yıkımına yönelsin, sanayi sanayidir. Ve ateşli silahların ortaya çıkmasının, yalnızca savaşın güdümü üzerinde değil ama siyasal ilişkiler, egemenlik ve bağımlılık ilişkileri üzerinde de altüst edici bir etkisi oldu. Barut ve ateşli silahlar elde etmek için sanayi ve para gerekiyordu ve bunların her ikisi de kentlerdeki burjuvalarda vardı. Bu nedenle ateşli silahlar, daha başından beri kentlerin ve feodal soyluluğa karşı kentlere dayanan, yükselen krallığın silahları oldu. Soylu şatoların o güne değin ele geçirilemez hisarları, burjuva toplarının darbeleri altında bir bir düştü, burjuva arkebüzlerinin mermileri şövalyelerin zırhlarını deldi. Soyluluğun zırhlı süvarisi ile birlikte, soyluluğun egemenliği de yıkıldı; burjuvazinin gelişmesiyle birlikte, piyade ve topçu gitgide daha kesin bir silah durumuna geldi; topçuluğun baskısı altında savaş ustalığı, tamamen yeni bir sanayi sınıfını, mühendisler sınıfını kendine katmak zorunda kaldı.
    Ateşli silahların gelişmesi çok yavaş oldu. Birçok ufak tefek buluşlara karşın top ağır, arke-büz kaba kalıyordu. Tüm piyadeyi donatacak etkili bir silah geliştirmek için üç yüz yıldan çok bir süre gerekti. Piyadenin silahlanmasında süngülü çakmaklı tüfek, ancak 18. yüzyılın başında kesinlikle mızrağın yerini aldı. O zamanki piyade, talimde güzel bir görünüşe sahip ama az güvenilir ve yalnızca sopa ile bir arada tutulabilen, prenslerin hizmetindeki paralı askerlerden oluşuyordu; toplumun en bozulmuş öğeleri arasından ve çoğu kez zorla askere alınmış düşman savaş tutsakları arasından toplanmıştı ve bu askerlerin yeni tüfeği kullanabildikleri tek savaş biçimi de en büyük gelişmesine Friedrich-II çağında erişen saf taktiği idi. Bir ordudaki tüm piyade, çok uzun, derin bir dörtgen biçiminde üç saf üzerinden diziliyor ve savaş düzeninde ancak blok olarak hareket ediyordu; olsa olsa iki kanattan birinin biraz ilerlemesi ya da gerilemesine izin veriliyordu. Bu beceriksiz yığın, ancak tamamen düz bir alan üzerinde düzenli bir biçimde, ama gene de yavaş bir tempo ile (dakikada 75 adım) hareket edebiliyordu; çarpışma sırasında savaş düzenini değiştirmek olanaksızdı ve bir kez piyade ateşe başladıktan sonra, zafer ya da bozgun çok çabuk, bir tek atışta belli oluyordu.
    Kullanışlı olmayan bu saflar, Amerikan bağımsızlık savaşında, gerçi talim yapmasını bilmeyen ama gene de yivli karabinaları ile daha iyi ateş eden asi çeteler ile çarpıştılar; bu çeteler kendi öz çıkarları için savaşıyorlar, yani paralı asker birlikleri gibi savaştan kaçmıyorlardı ve İngilizlerle, onlar gibi saf durumunda dizilerek ve açık alanda çatışmaktan hoşlanmıyor, onların karşısına, ormanların örtüsü altında, dağınık ve çok hareketli avcı grupları biçiminde çıkıyorlardı. Saf burada güçsüzdü ve görünmez ve ele geçmez düşmanlara yenik düşüyordu. Avcı grupları biçiminde düzenlenme, değişmiş bir insan öğesine özgü yeni savaş yöntemi, bir kez daha keşfedilmişti.
    Amerikan devriminin başlattığı şeyi, yine askeri alanda Fransız devrimi tamamladı. Koalisyonun o iyi yetiştirilmiş paralı ordularına karşı, devrimin de kötü talim görmüş ama kalabalık, tüm ulusun yığın olarak silah altına alınmasından başka çıkaracak bir şeyi yoktu. Ama bu yığınlarla Paris’i korumak, yani belirli bir bölgeyi örtmek gerekiyordu ve bu iş, açıkta yapılan bir yığın savaşında bir zafer kazanılmaksızın yapılamazdı. Basit avcı savaşı yetmiyordu: Kitlelerin kullanımı için bir biçim bulunması gerekiyordu ve kol düzeni ile bu biçim bulundu. Kol düzeni, iyi talim görmemiş birliklerin bile hayli düzenli ve hatta daha büyük bir yürüyüş hızı ile (dakikada 100 adım ve daha çok) hareket etmelerini sağlıyordu; eski saf düzeninin katı biçimlerini çökertmeyi, her türlü alan üzerinde, yani saf için en elverişsiz alanlar üzerinde de savaşmayı, birlikleri gereksinmelere uygun bir biçimde ve dağınık avcıların savaşı ile bağlılık içinde kümelendirmeyi, düşman saflarını yedekte tutulmuş yığınlarla konumun en uygun noktasında bozma zamanı gelene değin onları tutmayı, oyalamayı ve güçten düşürmeyi sağlıyordu. Eğer sonunda, avcılar ile yürüyüş kollarının bağdaşımına ve ordunun bütün sınıflardan oluşmuş tümenler ya da özerkli birlikler biçimindeki bölünmesine dayanan ve taktik bakımından olduğu denli stratejik bakımdan da yetkinliğinin doruğuna Napoléon tarafından vardırılan bu yeni savaş yöntemi zorunlu bir duruma geldiyse, özellikle Fransız devrimi askerinin değişmesi nedeniyle oldu. Ama bunun teknik alanda büyük bir önem taşıyan iki önkoşulu daha vardı: Birincisi, sahra toplarının Gribeauval tarafından gerçekleştirilen ve şimdi onlardan beklenen daha hızlı bir hareketi olanaklı kılan daha hafif top kundakları üzerine montajı; ikincisi de o zamana değin namlunun düpedüz bir uzantısı olan tüfek dipçiğinin kamburlaştırılması; Fransa’da 1777’de ortaya çıkan bu av tüfeğinden aktarma yenilik, tek başına bir düşmana, isabet ettirememe olasılığı olmaksızın ateş etmeyi sağlıyordu. Bu ilerlemeler olmasaydı, eski silahlarla muharebe yapmak olanaksız olurdu.
    Tüm halkın silahlandırılması biçimindeki devrimci sistem, kısa bir süre sonra (zenginler yararına bedel yöntemi ile birlikte) zorunlu askerlik yoklamasıyla sınırlandırıldı ve kıta Avrupası büyük devletlerinin çoğunda kabul edildi. Yalnızca Prusya, kendi Landwehr sistemi ile halkın askeri gücüne daha büyük bir ölçüde başvurmayı denedi. Prusya ayrıca –1830-1860 arasında yetkinleştirilen ağızdan dolma yivli tüfek tarafından oynanan geleceği olmayan rolden sonra–, bütün piyadelerini en modern silahla, namlu dibinden doldurulan yivli tüfekle donatılmış olan ilk devlettir. Prusya 1866’daki başarılarını işte bu iki koşula borçludur.
    Fransız-Alman savaşında, her ikisi de namlu dibinden doldurulan yivli tüfek kullanan iki ordu –ve her ikisi de Prusyalıların yardımıyla yeni silahlanmaya daha uygun bir savaş biçimi bulmaya giriştikleri bölük kolu bir yana bırakılırsa, özsel olarak eski çakmaklı tüfek ve kaval top çağının kuruluşlarına benzer taktik kuruluşlara sahip olma koşuluyla–,ilk kez olarak karşı karşıya geldiler. Ama 18 Ağustos’ta Saint-Privat’da Prusya muhafız birliği ciddi bir bölük kolu deneyi yapmak isteyince, savaşın en kızgın kesimlerinde bulunan beş alay, en çok iki saat içinde mevcutlarının üçte birinden çoğunu (176 subay ve 5.114 er) yitirdi ve o günden sonra bölük kolu da, tıpkı tabur kolu ve saf gibi, savaş düzeni olarak değerden düştü. Bundan böyle her türlü sıkışık düzeni düşman ateşi altında bırakma düşüncesinden vazgeçildi ve Alman tarafında, artık yalnızca şimdiye kadar hedefi vuran kurşun yağmuru altında kolun her zaman dağılarak kendisine dönüştüğü, ama yukarılarda her zaman disipline aykırı bulunarak karşı çıkılan yoğun avcı ile savaş verildi ve aynı biçimde, düşman tüfeklerinin ateşi altında koşar adım, bundan böyle tek yer değiştirme biçimi durumuna geldi. Bir kez daha er, subaydan daha açıkgöz olduğunu kanıtladı; asker, şimdiye kadar namlu dibinden doldurulan tüfek ateşi altında yararlılığını gösteren tek savaş biçimini içgüdüsel bir biçimde buldu ve komutanlığın direncine karşın onu başarıyla kabul ettirdi.
    Fransız-Alman savaşı, daha önceki bütün dönüm noktalarından bambaşka anlamda bir dönüm noktası oldu. Önce silahlar öylesine yetkinleşmiştir ki, herhangi bir altüst edici etki yapmaya yetenekli yeni bir gelişme artık olanaksız hale gelmiştir. Ordularda, gözle görülebilecek uzaklıktaki bir tabura isabet ettirebilecek toplar ve tek kişiyi hedef alarak aynı şeyi yapan, doldurulmaları nişan almaktan daha az bir zaman isteyen tüfekler bulundukça, bütün öteki gelişmeler ovadaki savaş için çok az önem taşır. Bu nedenle, özsel olarak gelişme çağı bu yandan kapalıdır. Ama ikinci olarak bu savaş, bütün kıta Avrupası güçlerini, Prusya yedek ordusu (landwehr) sistemini daha da güçlendirerek uygulamak ve böylece onları birkaç yıl içinde zorunlu olarak yıkıma götürecek askeri bir yük altına girmek zorunda bıraktı. Ordu, devletin asıl ereği oldu, kendi başına bir amaç durumuna geldi; halklar artık yalnızca asker olmak ve ölmek için vardırlar. Militarizm, Avrupa’yı egemenlik altına alıyor ve yutuyor. Ama bu militarizm kendi içinde, kendi yıkımının tohumunu da taşıyor. Tek tek devletlerin kendi aralarındaki rekabet, onları bir yandan ordu, donanma, top, tüfek vb. için her yıl daha çok para harcamaya, yani mali çöküşü gitgide hızlandırmaya, öte yandan zorunlu askerlik hizmetini gitgide daha ciddiye almaya ve işin sonunda bütün halkı silah kullanmaya alıştırmaya, yani onu belli bir anda askeri komutanlık hazretleri karşısında isteğini kabul ettirmeye yetenekli kılmaya zorluyor. Ve bu an da, halk yığını –kent ve tarım işçileri ile köylüler– bir istek sahibi olur olmaz gelmiş olacaktır. Bu noktada, prenslerin ordusu halk ordusu durumuna dönüşür, makine görev yapmayı kabul etmez; militarizm kendi öz gelişme diyalektiği ile ölür. 1848 burjuva demokrasisinin burjuva olduğu ve proleter olmadığı için gerçekleştiremediği şeyi –çalışan yığınlara içeriği kendi sınıf durumlarına karşılık düşen bir istek verme işini–, sosyalizm kuşkusuz başaracaktır. Ve bu, militarizmin ve onunla birlikte bütün sürekli orduların içten parçalanması anlamına gelir.
    İşte modem piyade tarihimizin ilk dersi budur. Bizi yeniden Bay Dühring’e götüren ikincisi ise, orduların tüm örgütlenmesinin ve savaş yönteminin ve sonuç olarak zafer ve bozgunun, insan ve silahlanma öğelerinin maddi, yani ekonomik koşullara, yani nüfus ve tekniğin nitelik ve niceliğine bağlı bulunduğudur. Avcı kolları biçiminde savaşmayı, ancak Amerikalılar gibi avcı bir halk yeniden keşfedebilirdi, –ve onlar sadece ekonomik nedenlerden ötürü avcıydılar; tıpkı şimdi eski eyaletlerin aynı Yankee’lerinin, salt ekonomik nedenlerden ötürü, artık balta girmemiş ormanlarda değil ama buna karşılık yığınların kullanılmasını orada da çok ileri götürdükleri borsa oyunu (spekülasyon) alanında gelişigüzel silah atan köylüler, sanayiciler, denizciler ve tüccarlar durumuna dönüşmüş bulunmaları gibi.
    Yığın ordularını, kendisi için çarpıştıkları mutlakıyetçiliğin askeri imgeleri olan eski katı safların üzerlerinde prangalandıkları özgür hareket biçimleriyle aynı zamanda, ancak burjuvazinin ve özellikle köylülüğün ekonomik kurtuluşunu sağlayan Fransız devrimi gibi bir devrim bulabilirdi. Ve teknik ilerlemelerin askeri alanda uygulanabilir oldukları ve uygulandıkları andan başlayarak savaş yönteminde ve üstelik çoğu kez ordu komutanlığının isteğine karşı, vakit geçirmeden ve hemen hemen zorla değişiklikleri, hatta altüst oluşları nasıl zorunlu kıldıklarını örnekleriyle gördük. Ayrıca günümüzde yenilikçi herhangi bir onbaşı bile, savaşın yürütülmesinin büyük ölçüde nasıl üretkenlik ile ordunun savaş alanında ve cephe gerisinde ulaşım araçlarına bağlı olduğunu Bay Dühring’e açıklayabilir. Kısacası her yerde ve her zaman, “zor”un onu kazanmazsa zor olmaktan çıktığı zaferi kazanmasına yardım eden şey, ekonomik gü-cün koşulları ve araçlarıdır ve savaş yöntemlerini, Bay Dühring’in ilkelerine göre, karşıt görüşten hareket ederek düzeltmeye çalışan kimse, sopadan başka bir şey elde edemez.
    Eğer şimdi karadan denize geçersek, sadece son yirmi yıl içinde bize daha coşkulu bir devrim sunar. Kırım savaşının savaş gemisi, daha çok yelken ile hareket eden ve ancak acil durumlar için güçsüz bir buhar makinesi bulunan, 60-100 topla donatılmış iki ya da üç katlı tahta güverteli bir gemiydi. Bu geminin topları, özellikle, 50 kental çeken 32’lik toplar ve yalnızca 95 kental çeken birkaç 68’lik top taşıyordu. Savaşın sonuna doğru ortaya ağır, hemen hemen hareketsiz ama o zamanki topçuluk için diş geçirilmez devler olan zırhlı yüzen bataryalar çıktı. Daha sonra, çelik zırh savaş gemilerine de aktarıldı; başlangıçta henüz ince, dört inç bir kalınlık o zaman son derece ağır bir zırhlama sayılıyordu. Ama topçuluğun gelişmesi, kısa sürede zırhlamayı geçti; birbiri arkasına kullanılan her zırhlama kalınlığı için, onu kolayca delen daha ağır yeni bir top bulundu. Bugün, bir yandan 10, 12, 14, 24 inç kalınlıktaki zırhlara (İtalya üç ayak kalınlığında zırhlı bir gemi yaptıracak), öte yandan namluları 25, 35, 80 ve hatta 100 ton (20 kentallik) çeken ve 300, 400, 1.700 ve 2.000 poundluk mermileri daha önce görülmemiş uzaklıklara atan yivli toplara gelmiş bulunuyoruz. Bugünün savaş gemisi, 8.000-9.000 tonluk, 6.00-8.000 beygir gücünde, döner kuleleri ve 4 ya da en çok 6 ağır topu olan, pruvası düşman gemilerini batırmaya yönelik bir mahmuz biçiminde su altında uskurlu dev gibi bir buharlı gemidir. Bu gemi, buharın, yalnızca hızlı hareket işini değil ama plotaj, papa manevrası, kulelerin dönüşü, topların nişan alma ve doldurulması, suyun pompalanması, kendileri de kısmen buharla hareket eden filikaların denize indirilip çıkarılması vb. işlerini de gerçekleştirdiği, tek bir dev makinedir. Ve zırhlama ile topların ateş gücü arasındaki yarış sonuna ermiş olmaktan öylesine uzaktır ki bugün bir gemi, hemen hemen hiç bir zaman kendisinden beklenene yanıt vermiyor ve daha denize indirilmeden eskiyor. Modern savaş gemisi, büyük sanayinin yalnızca bir ürünü değil, ama aynı zamanda onun bir örneği –hiç kuşkusuz sadece para israfı üreten– yüzen bir fabrikadır. Büyük sanayinin en gelişmiş olduğu ülke, hemen hemen bu gemilerin yapımında tekel sahibidir. Bütün Türk zırhlıları, hemen bütün Rus zırhlıları, Alman zırhlılarının çoğu İngiltere’de yapılmıştır; kullanımı ne olursa olsun çelik zırh plakaları, hemen yalnızca Sheffield’de imal edilir; Avrupa’nın en ağır toplarını yapabilen üç çelik işletmesinden ikisi (Woolwich ile Elswick) İngiltere’nin, üçüncüsü de (Krupp) Almanya’nın malıdır. Bay Dühring’e göre “ekonomik durumun belirleyici nedeni” olan “dolaysız siyasal zor”un, tersine, ekonomik duruma nasıl tamamen bağımlı bulunduğu; deniz üzerindeki zor aletinin, savaş gemisinin, yalnız üretimin değil ama kullanılmasının da nasıl modern büyük sanayinin bir kolu durumuna geldiği, burada en elle tutulur bir biçimde görülüyor. Ve bu duruma zorun kendisi, yani şimdi bir gemiye sahip olmak için eskiden bütün bir küçük filo için harcadığı kadar para harcayan ve bu pahalı gemilerin daha denize inmeden eskimiş, yani değerden düşmüş olmasına katlanması gereken ve “ekonomik durum” adamının, mühendisin, şimdi gemide “dolaysız zor” adamından, kaptandan çok daha önemli olmasına kuşkusuz tıpkı Bay Dühring gibi çok kızan zorun kendisi, yani devlet kadar bozulan kimse yoktur. Bizim ise tersine, zırh ile top arasındaki bu yarışmada savaş gemisinin aşırı inceliğin doruğuna kadar yetkinleştiğini, bu durumun ise onu çok pahalı olduğu kadar savaş için de elverişsiz bir duruma getirdiğini* ve bu mücadelenin deniz savaşı alanına kadar, tüm öteki tarihsel olaylar gibi, militarizmin de kendi öz gelişme sonuçları yüzünden batıp gideceği yolundaki diyalektik hareket yasalarını açığa vurduğunu görmekle üzüntü duymamız için bir neden yoktur.
    Öyleyse “ilk öğenin önce dolaylı bir ekonomik güçte değil, dolaysız siyasal zorda aranması gerek”tiğinin hiç de doğru olmadığını burada da çok açık biçimde görüyoruz.
    Tersine. Zorun kendisinde “ilk öğe” olarak ne görünür? Ekonomik güç, büyük sanayinin güç araçlarına sahip olma olgusu. Deniz üzerinde, modern savaş gemilerine dayanan siyasal zor, kendini “dolaysız” olarak değil, tersine ekonomik güce, metalürjinin yüksek gelişimine, usta teknisyenlerin buyruklarına ve verimli kömür ocaklarına bağlı olduğu görülmektedir.
    Ama bütün bunlar neye yarar? Gelecek deniz savaşında başkomutanlığı Bay Dühring’e verirsek, bütün ekonomik durumun kölesi olan zırhlı filoları, ne torpil ne de başka patlayıcılar kullanarak, ama yalnızca kendi “dolaysız zor”unun etkisiyle ortadan kaldıracaktır.

    Marx-Engels, Bütün Yapıtlar, 20. Cilt, s. 148-162, Berlin1962.
* Büyük sanayinin deniz savaşı için son ürününün, kendiliğinden hareketli torpilin yetkinleşmesi, bu sonucu gerçekleştirmeye yönelmiş gibi görünüyor: Bu koşullarda en küçük torpido-bot, en güçlü zırhlıdan daha üstün olacak. (Bu satırların 1878’de yazıldığı unutulmasın.) [F.E.]

<<< SAVAŞ SANATI-III